Makaleler

Aşağıdaki konu başlıklarına tıklayarak konularla ilgili makalelerimizi okuyabilirsiniz:

  • Üçlü Birlik (Teslis) İnancı Nedir?

     

    Üçlü Birlik – Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olarak tarif edilen Tanrı kavramı nasıl hem bir hem de üç olabiliyor? Hristiyanların bu öğretiye getirdikleri yorum nedir?

     

    Kutsal Kitap, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un birlik ve eşitliklerini vurgularcasına onları sürekli yanyana tanıtır. Bu sıkı ortaklık, birlik veya kaynaşma içerisine asla birer yaratık olan, ne insan ne de melekler girebilirler. Eski Antlaşma’da her ne kadar üçlü birlik izlerine rastlasak da bu öğreti özellikle Yeni Antlaşma’da daha da belirgin olmuştur (Tek. 1:1.26, 3:26, 11:7, 18:1, 2:16, İş.6:8, Hoş.1:6-7). İsa Mesih ve öğrencilerin konuşmaları sürekli bu üç Tanrısal benlik etrafında dönerdi: “Gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin. Onları Baba ,Oğul ve Kutsal Ruh’ un adıyla vaftiz edin.” ( Mat. 28:19). “Rab İsa Mesih’in lütfu, Tanrı’nın sevgisi ve Kutsal Ruh’ un beraberliği hepinizle birlikte olsun.” (2Kor. 3:14).

     

     

    “Ruh bir, Rab bir…herkesin Tanrısı ve Babası birdir.” (Ef.4:4-6) .

    “Çeşitli ruhsal armağanlar vardır ama Ruh birdir. Çeşitli görevler vardır ama Rab birdir. Çeşitli etkinlikler vardır ama … aynı Tanrı ‘dır.” (1K or.12:4-6 bkz. Yu.14:16, Mat.3:16-17, İbr.9:14, 1Pet. 1:1-2, Yah. 20-21).

    Tanrı’nın bileşik birliğini Doğuş 1:26’da da görmekteyiz:

     

    “Ve Allah dedi: Suretimiz de, benzeyişimizde (çoğul), insan yapalım (çoğul). Ve Allah insanı kendi suretinde yarat tı. ” (tekil).

     

    İlk kilise babalarının da öğretmiş olduğu gibi burada Tanrı, Oğlu İsa Mesih ve Kutsal Ruh’la konuşmaktadır. İsa Mesih de Yuhanna 14:23’te ‘Kim beni severse, sözümü tutar ve Babam onu sever ve BİZ ona GELİP yanında mesken tutarız.’ demekle aynı ifade tarzını kullanmıştır. Şu ayetlerde yine aynı ifadeleri görürüz. Tek. 3:26, 11:7, 18:12, İş. 6:8 ve Yu. 14:16-17, 23. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasında öyle bir birlik ve kaynaşım var ki, birinin eylemi bir diğerinin eylemi gibi tanıtılmaktadır. Örneğin; evren ve canlıların yaratılışı (Esin.4: 11, İbr.1: 10, Eyb.33:4), sonsuz yaşamın sağlanışı (1Yu.5:11, Yu. 10:28, 6:63), Mesih’in dirilişi (Elçi.2:24, Yu.2:19, 10:17, Rom.8:1).

     

    İnanlılarda konut kurup, ruhsal armağanların dağılımı (Yu.14:16-17.23) ve diriliş (Yu.5: 21, 6:40, Rom. 8:11) gibi birçok olayların gerçekleşmesi aynı anda hem Baba’ya, hem Oğul’a hem de Kutsal Ruh’a atfedilmektedir. Ama bu eylemleri gerçekleştiren gerçekte kimdir? Baba mı, Oğul mu yoksa Kutsal Ruh mu? Bu sorun ancak bu üç şahsın tek bileşik bir Tanrılığı oluşturduğu kabul edilince çözümlenir.

     

    Kutsal Kitap bizlere Rab’bin “bir” olduğunu öğretir. Ama buna rağmen Kutsal Kitap, hem Baba’nın hem Oğul’ un hem de Kutsal Ruh’un Rab olduğunu vurgular (Bkz.İbr.1:10, 2Pet.1:16, 2Kor. 3:16). Ama yine üç Rab değil bir tek Rab vardır. Kutsal Kitap yine Tanrı’nın bir olduğunu söylemektedir, fakat bunun yanında, yine hem Baba’nın hem Oğul’un hem de Kutsal Ruh’un Tanrı olduğunu vurgular, buna rağmen Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, birbirlerinden bağımsız, üç allahlar heyeti (triteizm) değil bir ve tek Tanrılıkdır. Bu derin gizi belki şu örnekle biraz açıklığa kavuşturabiliriz.

     

    Üç mum yakarak k1442489_95610342aranlık bir odaya girdiğinizi düşününüz. Karanlık odanın birden aydınlandığını göreceksiniz. Ama odada gerçekte kaç tane ışık oluşacaktır? Birbirinden ayrı üç mum ışığı mı, yoksa üç mumun kaynaşarak oluşturduğu tek bir ışık mı? Şüphesiz, üç mum olmasına rağmen odayı kaplayan ışık tek olacaktır. Bunun gibi Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un oluşturduğu Tanrılık da tek, bileşik bir Tanrılıktır. Yine bu gerçeği tek bir hüviyet veya kimlik taşıyan üç kişiyle de örnekleyebiliriz.

     

    Kutsal Kitap zaten Tanrı’nın birliğinden söz ederken, bu birliğin bileşik bir birlik olduğunu işaret eden özel bir İbranice ifade kullanmaktadır. Bu “Ehad ” terimidir. Mutlak birliği işaret eden kelime ise “yahid”dir. İşte Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın birliğinden söz edilirken bu ilk “Ehad” terimi kullanılmaktadır. Tekvin 2:24’te kadın ve erkeğin bir olmasından söz edilirken de aynı terim kullanılmaktadır. Açıktır ki kadın ve erkeğin oluşturduğu birlik bileşik bir birliktir, tek bir kişilik değil. Bunun gibi Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un oluşturduğu birlik de tek, bileşik bir birliktir.

     

    Bunun yanında hemen belirtmeliyiz ki, tarihte Sabelliyanizm olarak bilinip Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un tek ve aynı şahsiyet olduğunu bildiren görüş de Kutsal Kitap’a aykırıdır. Bu görüşe göre Baba Tanrı üç farklı görünümde, üç rol oynayan tek bir varlıktır. O, hem Oğul’dur hem de Kutsal Ruh. Kutsal Kitap her ne kadar bu üç Tanrısal benliğin arasında sıkı ve derin bir birliğin var olduğunu belirtse de, gerçekte bunları birbirleriyle karıştırıp bunların bir ve aynı şahsiyet olduğunu öğretmez (Mat. 28:19, 27:46, Yu.14:12-16).

     

    İsa Mesih, Yuhanna 14:16-17’de ‘ Ben de Baba’dan dileyeceğim ve O, sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhunu verecek.’ demekle üçlü birlik’teki benlikleri birbiriyle karıştırmamıştır.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/allah/uclu-birlik-teslis-inanci-nedir-2/

  • Nereden Çıktı Bu Üçlü Birlik?

    Teslis – Ülkemizde en çok yanlış anlaşılan konulardan bir tanesi “Tevhid’te Teslis” (Üçlü-Birlik) inancıdır. Tek Tanrılı inançlar arasında bu konuda tek farklı olan inanç Hristiyanlık’tır. Çünkü Hristiyanlık, tek Tanrı derken aynı zaman da Üçlü Birlik inancını benimser. Günümüzde ise birçokları şunu söyleyerek bu inancı eleştirmeye çalışır: “Üçlü-Birlik” kelimesi Kutsal Kitab’ın hiçbir yerinde geçmez. Neden böyle sapkın bir şeye inanıyorsunuz? İşte o anda akıllara takılan soru şu olmaktadır: Nereden çıktı o zaman bu “Üçlü Birlik”? Herkes şöyle düşünür: Yahudiler tek Tanrı’ya inanıyorlar. Hristiyanlar da tek Tanrı’ya inanıyorlar. O zaman nereden çıktı bu kavram? Okumuş olduğunuz bu yazı dizisi boyunca bu sorunun cevabını araştıracağız.

     

    Ülkemizde en çok yanlış anlaşılan konulardan bir tanesi “Tevhid’te Teslis” (Üçlü-Birlik) inancıdır. Tek Tanrılı inançlar arasında bu konuda tek farklı olan inanç Hristiyanlık’tır. Çünkü Hristiyanlık, tek Tanrı derken aynı zaman da Üçlü Birlik inancını benimser. Günümüzde ise birçokları şunu söyleyerek bu inancı eleştirmeye çalışır: “Üçlü-Birlik” kelimesi Kutsal Kitab’ın hiçbir yerinde geçmez. Neden böyle sapkın bir şeye inanıyorsunuz? İşte o anda akıllara takılan soru şu olmaktadır: Nereden çıktı o zaman bu “Üçlü Birlik”? Herkes şöyle düşünür: Yahudiler tek Tanrı’ya inanıyorlar. Hristiyanlar da tek Tanrı’ya inanıyorlar. O zaman nereden çıktı bu kavram? Okumuş olduğunuz bu yazı dizisi boyunca bu sorunun cevabını araştıracağız.

     

    Yöneltilen eleştirideki tek tutarlı yan, Kutsal Kitab’ın içerisinde birebir olarak “Üçlü Birlik” diye bir kelimenin var olmamasıdır. Üçlü Birlik diye bir kelime ya da terim Kutsal Kitab’ın içerisinde bulunmaz ama bu böyle bir öğretişin Kutsal Kitap’ta olmadığını söylemek için yeterli bir neden midir?

     

    İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı Ruhani Lideri Carlos Madrigal bu konuyla ilgili olarak kendi kitabında şöyle der:

     

    “Üçlü Birlik” kelimesi Kutsal Kitap’ta yer almıyor. Ama bu, onun yanlış olduğunu göstermez. Tanrı “aşkın”, “içkin”, “her yerde hazır ve nazır”dır gibi bir çok ifade de Kutsal Kitap’ta bu şekilde geçmiyor. Kimse bunun için Tanrı’nın bu sıfatlarını inkar etmiyor. Çünkü bu ifadeler bir çok ayetle açıklanan önemli bir gerçeği tanımlayan en uygun terimlerdir. “Üçlü Birlik”de öyledir.1

     

    Ünlü Teolog R.C.Sproul kendi kitabında bu konuyu irdeler ve John Calvin’den alıntılar yaparak, konuyu açıklamaya çalışır ve şöyle der:

     

    John Calvin, özellikle bu eleştiri karşısında oldukça hassastı. Teoloji dilini, Kutsal Yazılar’da yazan sözcüklerle sınırlamak ve kısıtlamak isteyen bu kişilere yanıt veren Calvin, şöyle diyordu:

     

    Eğer, Kutsal Kitap’ta harfi harfine bulunmadığı için bu ifadeye yabancı bir terim diyorlarsa, kesinlikle haksız bir kuralı kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu kural da, tüm Kutsal Kitap yorumlarının Kutsal Yazılar’da bulunan sözcüklerin dışındaki sözcüklerle yazılmadığını belirten bir kuraldır. (Institutes (Esaslar) I/XIII/3)

     

    Calvin’in ve diğer teologların iddia ettikleri şey, meselenin Kutsal Yazılar’dan özel bir söz grubu alınıp alınmaması değil bu kavramın Kutsal Kitap’a ait olup olmadığı idi. Kutsal Kitap’a ait kavramları belirttikleri sürece, teolojik ifadelerimizde Kutsal Kitap dışı kelimeler kullanabiliriz.2

     

    Bu noktada şunu çok iyi kavramalıyız ki “Üçlü Birlik” sözcüğü yukarıda da denildiği gibi Kutsal Kitap’ta öğretilen ve Tanrısal doğayı açıklamada kullanılan uygun bir terimdir.Bu terimin kullanılmasını zorunlu kılan nedenleri bir sonraki aşağıda irdelemeye çalışacağım:

     

    Yukarıda Teslis teriminin literal olarak Kutsal Kitap’ta geçmemesine rağmen, doğru bir öğretiş olarak inanılmasının nedenlerine bir giriş yapmıştım. Bu devam yazısında da Üçlü Birliğin Kutsal Kitap temelini anlatmaya çalışacağım.

     

    Tevrat, Zebur ve İncil’i (Kutsal Kitab’ı) okuduğumuzda bazı çarpıcı gerçekler ile karşılaşıyoruz. Kutsal Kitap, Tanrı’nın doğası ile ilgili öncelikle şunu bildiriyor: Dinle, ey İsrail! (Yasanın Tekrarı 6:4)

     

    Kutsal Kitab’ın her aşamasında aslında bu bildiri ile karşılaşıyoruz: RAB Tanrı tek Rab’dir! Fakat bu bildiri ile beraber Kutsal Kitap bizlere Tanrı’nın doğası ile ilgili başka çarpıcı bir bildiri daha sunuyor. RAB Tanrı tek olmasına karşın kendisini insanlığa 3 kişide açıklamıştır1: “Baba, Oğul ve Kutsal Ruh”.

     

    Kutsal Kitap açıkça bizlere şunu öğretir: Teslis’teki “Baba” Tanrı’dır; “Oğul” Tanrı’dır ve “Kutsal Ruh” Tanrı’dır. Hristiyanlık dışındaki diğer tek Tanrılı inançlar Baba Tanrı’nın Tanrılığını yani diğer bir deyişle kendisini tek öz ve tek kişide gösteren bir Tanrı’yı kabul ederler. Hristiyanlıktaki Tanrı kavramını diğer inançlardan ayıran şey, Oğulun ve Kutsal Ruh’un Tanrılığıdır. Diğer bir deyişle Tanrısal Özdeki tekliğe karşın, İlahi kişiliklerdeki çoğulluktur.

     

    Yuhanna kitabı şu meşhur sözlerle başlar:

     

    Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı.(Yuhanna 1:1-3)

     

    Bu ifade Mesih İsa’nın ilahi doğası ile ilgili en açık ifadelerden birisidir. Kutsal Kitab’ın daha bir çok yerinde Mesih İsa’dan Tanrı olarak bahseder ( Bu konu ile ilgili ayrıntılı bilgi için:http://www.gotquestions.org/Turkce/Uclu-Birlik.html)

     

    Aynı şekilde Kutsal Kitap, “Kutsal Ruh” için de aynı şeyi beyan eder:

     

    Kutsal Ruh Tanrı’dır.

     

    Elçilerin İşleri Kitabına baktığımız da şunları okuruz:

     

    Petrus ona, “Hananya, nasıl oldu da Şeytan’a uydun, Kutsal Ruh’a yalan söyleyip tarlanın parasının bir kısmını kendine sakladın?” dedi. “Tarla satılmadan önce sana ait değil miydi? Sen onu sattıktan sonra da parayı dilediğin gibi kullanamaz mıydın? Neden yüreğinde böyle bir düzen kurdun? Sen insanlara değil, Tanrı’ya yalan söylemiş oldun.” Hananya bu sözleri işitince yere yıkılıp can verdi. Olanları duyan herkesi büyük bir korku sardı. (elçilerin İşleri 5:3-5)

     

    Bunlarla birlikte ayrıca İncil’de çok sayıda yer de “Üçlü Birlik” öğretisi direkt olarak vurgulanır. Örneğin, Matta Kitabı’nın son pasajlarında İsa öğrencilerine buyruk verir. Buyruğun içerisinde öğrencilerini yeryüzündeki halklara gönderir ve onları, Mesih’in öğrencileri olarak yetiştirmelerini ve Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz etmelerini buyurur:

     

    Bu nedenle gidin, bütün ulusları öğrencilerim olarak yetiştirin; onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un adıyla vaftiz edin.. (Matta 28:19)

     

    Matta, Markos ve Luka kitaplarının tümünde bahsedilen İsa’nın vaftizinde Teslis çok özel ve açık bir şekilde gözümüze çarpar. Kutsal Ruh bedensel görünümde gökten iner, Baba Tanrı konuşur ve Oğlundan duyduğu memnuniyetini ilan eder:

     

    Dua ederken gök açıldı ve Kutsal Ruh, bedensel görünümde, güvercin gibi O’nun üzerine indi. Gökten, “Sen benim sevgili Oğlum’sun, senden hoşnudum” diyen bir ses duyuldu. (Luka 3:21-22)2

     

    Kutsal Kitap’ta Teslis’teki kişilerin/benliklerin herbirinin Tanrı olduğu bizlere söylenir. Aynı zamanda Kutsal Kitap bizlere tek Tanrı’nın olduğundan bahseder.

     

    Kilise Babaları, tarih içerisinde birçok eleştiri, suçlama ve sapkın öğretişler ile karşı karşıya kalmışlardır. Tarihteki konsüller bunların birer işaretidir. Örneğin, İznik Konsülünün toplanma amacı ülkemizde çoğu kişinin yanlış bildiği gibi birçok İncil içerisinden dört tane İncil seçmek değildir. İznik Konsülü, Kilise içerisinde Arius adındaki sapkın bir psikopos’un Mesih İsa’nın kimliği hakkındaki düşünceleri üzerine toplanmıştır. Ünlü Teolog R.C. Sproul bu konuda şöyle bahseder:

     

    Teslis formülüne ihtiyaç olduğunu açıkça gösteren şey, dördüncü yüzyıldaki Arian kriziydi. Tartışmanın asıl “hilekar yılanı”, Arius adındaki bir rahipti. Arius, Mesih’in “Tanrı” ve “Tanrı’nın Oğlu” olduğunu kabul ediyordu. Ancak, dikkatli bir araştırma ile Arius’un, Tanrı sözcüğünü neredeyse boş bir terim haline getirecek kadar yeniden tanımladığı görülüyordu. Arius’un söz dağarcığındaki Tanrı sözcüğü belirsiz bir anlama sahipti. Arius, İsa’nın tanrısal bir evlat edinme işlemi ile Tanrı olduğunda fakat yine de yaratılmış bir varlık olduğunda ısrar ediyordu. (Eğer Tanrı artık sonsuz Tanrı anlamını taşımıyorsa, o zaman Tanrı sözcüğü boş bir sözcüktür.)3

     

    R.C.Sproul’un da anlattığı gibi Arius, İsa Mesih’in Tanrılığı konusuna yeni açılımlar getirmiş ve onun Baba Tanrı tarafından yaratılan ilk yaratık olduğunu söylemiştir. Bu nedenle kilise psikoposları toplanmış ve bu görüşü tartışmışlardır. Burada karşımıza çıkan önemli bir nokta ise, Mesih İsa’nın ezeli Tanrılığını inkar eden Arius bile görüşlerini Kutsal Kitap’tan desteklemeye çalışmıştır. Kullandığı referanslar İncil’dendir. Bu da bizlere Kutsal Kitabın güvenirliliği konusunda çok önemli bir delil sağlamaktadır. Bu konseyin sonucunda Kilise Babaları, Arius’un öğretisinin Kutsal Kitap açısından yanlış ve sapkın olduğunu ilan etmişler ve bir inanç bildirgesi düzenlemişlerdir.

     

    Tüm bu konsüller ya da süreç boyunca Kilise, Kutsal Kitap’ın bu konu da ne öğrettiğini vurgulamış ve bu öğretiyi gösteren bir formülizasyon üzerinde düşünmüşlerdir. “Teslis” terimi bizlere bunu gösterir. Tek Tanrı ama Baba, Oğul ve Kutsal Ruh kişilerini kapsayan bir Tanrı. Tek Tanrısal Öz ama Üç İlahi Kişi. İşte tüm bunlar bize “Üçlü Birlik” (Teslis) teriminin neden ve nasıl ortaya çıktığını ve kelimenin nasıl Kutsal Kitap’a dayandığını göstermektedir. Bu nedenle Üçlü Birliğin (Teslis) insan icadı değil ama Tanrı Kelamı’nın öğrettiği, Tanrı’nın kendi sözlerine dayalı olarak doğasını açıklamada kullanılan bir terim olduğu açıkça görebilmektedir.

     

    Dipnot:

     

    1. Kişi terimi insan kişiliği tanımıyla karıştırılan bir terimdir. Bu nedenle benlik kavramı daha kullanışlı olabilir (bknz Üç Tanrı mı Tek Tanrı mı?, Carlos Madrigal, syf 63-64). Bu konu ileriki yazılarda işlenecektir.

     

    2. Kutsal Kitap’tan alıntılanan bu pasajlar sadece birer örnektir ve bu örnekler çoğaltabilir…

     

    3. Kutsal Ruh Gizemi, R.C.Sproul, bölüm 3.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/allah/teslis/

  • Tanrı Var mıdır?

    Tanrı Var Mıdır – Birisinin çıkıp Tanrı’nın varlığını basitçe ispatlayan bir delil göstermesi herkesin hoşuna giderdi, değil mi?

     

    Tanrı Var Mıdır? – İnanmak İçin Sebepler

     

    Aşağıdaki metin, Tanrı’ya inanmamız için direk sebepler sunmaktadır…

     

    Birisinin çıkıp Tanrı’nın varlığını basitçe ispatlayan bir delil göstermesi herkesin hoşuna giderdi, değil mi? “Sadece inanmak ve güvenmek zorundasın” ifadeleri yerine gerçek bir kanıt… Bu bölümde bu kanıtlara aday olarak gösterdiğimiz unsurları size sunacağız.

     

    Ancak ilk olarak şunu göz önüne almanız gerekir; eğer bir kişi Tanrı’nın varlığını bir olasılık olarak kabul etmiyorsa, bütün delilleri reddetmesi engellenemez. Eğer bir kişi insanların ayda yürüdüğüne inanmayı reddediyorsa, kendisine sunulacak bütün deliller onun düşüncesini değiştirmeye yeterli olmayabilir. Astronotların ay üzerindeki yürüyüşlerinin videoları, fotoğrafları, aydan gelen taş parçaları, tüm bunlar değersizdir çünkü bu kişinin kesin bir şekilde insanların aya gidemeyeceğine karar vermiştir.

     

    Konu Tanrı var olmasına geldiği zaman, Kutsal Kitap’ı yeterli kanıt gören insanlarda vardır (Romalılar 1:19-21). Diğer taraftan, Tanrı’yı bilmeyi isteyen kişiler için şöyle söylenmiştir: Yeremya 29:13-14 ” Beni arayacaksınız, bütün yüreğinizle arayınca beni bulacaksınız. Kendimi size buldurtacağım” diyor RAB.” Tanrı’nın varlığını destekleyen sebeplere bakmadan önce kendinize şu soruyu yöneltmenizi tavsiye ederim: Eğer Tanrı var ise, ben onu bilmeyi istiyor muyum?

     

    Tanrı’nın Varlığını Destekleyen Sebepler…

     

    1. Dünya tarihi boyunca, bütün kültürlerdeki insanlar, bir Tanrı’nın varlığını kabul etmişlerdir.

     

    Birisi bütün tarih boyunca gelmiş geçmiş bütün insanların, bütün ulusların ve kültürlerin hatalı, kendisinin haklı olduğunu nasıl söyleyebilir? Milyarlarca insan, çeşitli sosyolojik, zihinsel, duygusal ve eğitimsel çeşitliliği içeren milyarlarca insan, tek bir ağızdan bir Yaratıcı, bir Tanrı olduğuna karar kılmışlardır.

     

    Antropolojik araştırmalar, günümüzde bile en uzaklardaki, en izole olmuş ve en ilkel kabilelerde bile evrensel bir Tanrı inancı olduğunu gösterir. Dünya üzerinde yazılmış en eski, en antik tarih eserlerinde veya efsanelerde, orijinal bir Yaratıcı, Tanrı konsepti görülmektedir. Günümüzde veya antik çağlarda çok tanrılı inançlara sarılmış, bir birinden bağımsız ve alakasız toplumların bile kökenlerinde en yüksek ve en yüce olan bir Tanrı bilinci olduğu görülür.

     

    2. Gezegenimizin karmaşıklığı, sadece evrenimizi yaratan temkinli bir tasarımcıya işaret etmekle kalmaz bugün hala daha ona bağlı olduğunu gösterir.

     

    Tanrı’nın tasarımına işaret eden birçok örnek hatta sonsuz örnek mümkündür ancak biz sadece bir kaçını verebileceğiz:

     

    Dünya boyutu mükemmeldir. Dünyanın boyutu ve yer çekimi, oksijen ve nitrojen gazlarından oluşan ince bir tabakayı, yerden 50 mil yukarıya kadar tutmaktadır. Eğer dünya daha küçük olsaydı örneğin Merkür gibi, bir atmosferi olması imkânsız olacaktı. Eğer dünya daha büyük olsaydı örneğin Jüpiter gibi, atmosferi özgür hidrojen içerecekti. Dünya, hayvan, bitki ve insanları yaşatabilen, doğru bir karışımdan oluşan atmosfere sahip tek gezegendir.

     

    Dünya, güneşten en doğru bir mesafede durmaktadır. Eğer dünya, güneşten daha fazla uzakta olsaydı, biz tamamen donardık. Daha yakın olsaydık hepimiz kavrulurduk. Dünyanın konumundaki küçük bir değişiklik bile yaşamı imkansız hale getirirdi. Dünya, güneş etrafında 67,000 mph hızıyla dönerken bile bu mükemmel mesafeyi korur. Bunu gerçekleştirirken aynı anda kendi ekseninde de dönmektedir böylece yüzeyinin ısınmasını ve soğumasını sağlar.

     

    Ayın, boyutu ve dünyaya olan uzaklığı, dünya ile olan yerçekimi açısından mükemmeldir. Ay önemli okyanus gel-gitleri ve hareketleri böylece sular ne durgunlaşır ne de kıtaların üzerine tırmanır.

     

    Su, renksiz, tatsız ve kokusuz ancak hiçbir canlı onsuz hayatta kalamaz. İnsanların (üçte ikisi), bitkilerin ve hayvanların bedenlerinin çoğunluğu sudan oluşmaktadır. Suyun karakteristiklerin benzersiz bir şekilde yaşama uygun olmasına bakalım:

     

    Suyun olağandışı bir donma noktası ve yüksek kaynama noktası vardır. Su, dalgalanan çevre ısılarına uyum sağlamamızı ve beden ısımızın sabit kalmasını sağlayan unsurdur.

     

    Su evrensel bir çözücüdür. Dolu bir bardak suyu alalım, bir fincan şekeri ekleyelim, bardaktan hiçbir su taşmayacaktır, su basitçe şekeri içine çeker. Bunun anlamı şudur: Binlerce kimyasal, mineral ve besinlerin, en küçük damarlarımız boyunca ilerleyerek bedenimizin her yanına ulaşmasıdır.

     

    Su aynı zamanda kimyasal olarak etkisizdir. Taşıdığı maddelerin niteliğini bozmadan yiyeceklerin, ilaçların ve minerallerin absorbe edilmesini ve beden tarafından kullanılmasına imkân verir.

     

    Suyun benzersiz bir yüzey gerilimi vardır. Bitkilerin içerisindeki su yer çekimine aykırı bir şekilde yukarı doğru çıkabilmekte, en yüksek ağaçların en uç dallarına bile besin taşıyabilmektedir.

     

    Su, yukarıdan aşağıya doğru donmaya başlar böylece içindeki balıklar yaşamaya devam eder.

     

    Dünyanın suyunun yüzde doksan yedisi okyanuslardadır. Ancak dünyamızın içerdiği bir sistem bu suyum tuzdan arınmasını, buharlaşıp tüm dünyayı sulamasını sağlar. Buharlaşma, okyanusun sularını tuzdan ayırır ve kara üzerinde suyu dağıtması için rüzgâr tarafından itilen, bitkileri, insanları ve hayvanları, kısacası yaşamı besleyen bulutları oluşturur. Bu sistem hem arındırmayı, hem tekrar kullanmayı hem besi sağlamayı içermektedir.

     

    İnsan beyni. . . . Eşzamanlı bir şekilde sayısız bilgiyi işler. Beynin, etrafındaki gördüğü şekilleri, renkleri, kokuları, ısıları, ayağının altındaki basıncı, ağzınızın nemini, elinizdeki ve üzerinizi kaplayan elbiselerin dokusunu aynı anda işler. Beynin duygusal yanıtları, anıları ve düşünceleri kaydeder. Aynı zamanda bedeninin düzenli işlerini sürdürür, nefes alman, göz kapaklarını açıp kapaman, yürümen, iç organlarını çalışması bunların bir kaçıdır.

     

    İnsan beyni bir saniyede bir milyondan daha çok mesajı işleme tabi tutar. Beynin bütün bu veriyi tartar, önemine göre süzgeçten geçirir, göreli olarak önemsiz gözükenleri geri plana atar. Dünya üzerinde yaşamanı ve işlev görmeni sağlayan işlemci, beynindir. Her saniye milyonlarca veriyi işleyen, bedeninin bilinçli ve bilinçsiz işlevlerini sürdüren ve sayısız etkinliği, yaratıcılığı olan insan beyninin şan eseri oluşmuş bir et parçası olduğunu kim iddia edebilir?

     

    NASA uzaya bir mekik gönderdiği zaman içine yerleştirdiği maymunun bu gemiyi inşa etmesi ve kullanması beklenmemiştir, sadece zeka ve yaratıcılık sahibi bir tür bunu yapabilir. Birisi insanı beyinin varlığını nasıl açıklar? Sadece insan beyninden daha bilgili ve zeki bir akıl bunu yaratabilir.

     

    3. “şans” yeterli bir açıklama değildir.

     

    Efes harabelerine ya da Dolmabahçe sarayına baktığınızda bu eserlerin şans eseri oluşmuş, doğal yapılar olduğunu düşünür müsünüz? Sınırsız zaman, rüzgar ve yağmur sağlansa bile doğa bu eserleri oluşturamaz. Sağ duyumuz bize bu eserlere baktığımızda, açık bir planlama ve ustalıkla oluşturulmuş, zeka ürünlerine baktığımız verisini verir.

     

    Bu makale, bizim dünyamızın birkaç şaşırtıcı yönüne dokunmaktadır: dünyanın güneşe konumu, suyun bazı özellikleri, insan bedeninin bir organı. Bunlardan herhangi birisi kazara olmuş olabilir mi?

     

    Seçkin astronom Frederick Hoyle, amino asitlerin insan hücrelerinde rasgele bir şekilde bir araya geldiği iddiasının matematiksel olarak gülünçlüğünü ortaya koymuştur. Bay Hoyle, “şans” ihtimalinin saçmalığını takip eden analojide resimlemiştir: “Bir kasırganın, bir hurdalık üzerinden geçerken parçaları şans eseri birleştirip, şans eseri çalışan ve uçmaya hazır pırıl pırıl bir Boeng 747 oluşturmasının şansı nedir? Olasılık o kadar küçüktür ki, sınırsız zaman ve sınırsız hurdalık verilmiş olsa bile bu olasılıkta yükselme görülemez!”

     

    Evrenin ve bizim yaşamımızın karmaşıklığı göz önüne alınıldığında, ihtiyacımız olan her şeyi yaratmış olan makul, sevgi dolu ve zeki bir Yaratıcıyı kabul etme durumunda kalırız. Kutsal Kitap, yaşamı yaratan ve sürdüren bu Yaratıcıyı Tanrı olarak tanımlar.

     

    4. İnsanlığın doğal olarak sahip olduğu yanlış ve doğru hisleri biyolojik olarak açıklanamaz (vicdan).

     

    Hepimizin içinde, bütün kültürlerde evrensel bir doğru ve yanlış hisleri mevcuttur. Bir hırsız bile kendisinden bir şey çalındığında haksızlık içerisinde olduğunu düşünür. İstisnasız bütün kültürlerde, ailesinden zorbalıkla çekilip alınan ve tecavüz edilen küçük bir kız olayı karşısında büyük bir öfke, tiksinti ve bu kötülüğü onaylayanlara karşı kızgınlık oluşur. Biz hissi nereden elde ettik? Bütün insanların vicdanlarında yer alan evrensel bir adalet, kötülüklerden tiksinme bilinci nasıl oluşmuştur?

     

    Cesaret, asil bir neden için ölmek, sevgi, merhamet, saygınlık, vazifeye sadakat, tüm bunlar nereden geldi? Eğer insanlar sadece fiziksel gelişimin ürünleriyse, “en güçlü olanın hayatta kalması” ise, niçin birbirimiz için canımızı feda ediyoruz? Yanlış ve doğru hakkındaki iç hisse nereden sahip olduk? Bizim vicdanımızın varlığına getirebileceğimiz en iyi açıklama, insanlığın kararlarına ve uyumuna önem veren, seven bir Yaratıcıdır.

     

    5. Tanrı kendisini sadece doğada ve insan yaşamında göstermedi; Kendisini daha özel bir biçimde Kutsal Kitap’ta açıkladı.

     

    Tanrı’nın düşünceleri, kişiliği ve davranışları sadece Tanrı onları göstermeyi seçerse bilinebilir. Bunun dışındaki her bilgi insan spekülasyonudur. Eğer Tanrı bilinmeyi dilemezse, hepimiz kayboluruz. Ancak Tanrı O’nu bilmemizi istiyor. Kutsal Kitap O’nun karakterini ve O’nunla bir ilişki için ne yapmamız gerektiğini açıklamaktadır. Bu durum Kutsal Kitap’ın güvenilirliğini önemli bir unsur yapar.

     

    Arkeolojik keşifler, Kutsal Kitap’ın yanlışlığını değil doğruluğunu kanıtlamaya devam eder. Örneğin, Ağustos 1993’de kuzey İsrail’de yapılan arkeolojik bir keşif mezmurların yazarı Kral Davud’un varlığını ispatlamıştır. Ölü deniz tomarları ve diğer arkeolojik keşifler, Kutsal Kitap’ın tarihsel kesinliğini kanıtlamaya devam eder.

     

    Kutsal Kitap (Eski ve Yeni Antlaşma) 1600 sene süren bir zaman yelpazesi içerisinde, 40 farklı yazar tarafından, tam üç kıta (Asya, Afrika ve Avrupa) üzerinde kaleme alındı. Buna rağmen verdiği mesajda şoke edici bir tutarlılık vardır tüm Kutsal Kitap boyunca tek bir mesaj görülür:

     

    Tanrı bizim içinde yaşadığımız dünyayı yarattı ve özellikle O’nunla bir ilişkiye sahip olmamız için bizi yarattı.

     

    Tanrı bizi derinden sever.

     

    Tanrı kutsaldır ve bu yüzden günahkar insanlarla ilişki içerisinde olmaz.

     

    Tanrı, günahlarımız affedilmesi için bir yol sağladı.

     

    Bizden O’nun bağışlanmasını almamızı ve O’nunla sonsuza dek devam edecek olan bir ilişkiye başlamamızı istemektedir.

     

    Kutsal Kitap Tanrı’nın karakterini gösterir. Mezmur 145, Tanrı’nın kişiliğini, düşüncelerini ve bize karşı olan duygularını açıklar:

     

    “Ey Tanrım, ey Kral, seni yücelteceğim,

     

    Adını sonsuza dek öveceğim.

     

    Seni her gün övecek, Adını sonsuza dek yücelteceğim.

     

    RAB büyüktür, yalnız O övgüye yaraşıktır,

     

    Akıl ermez büyüklüğüne.

     

    Yaptıkların kuşaktan kuşağa şükranla anılacak,

     

    Güçlü işlerin duyurulacak.

     

    Düşüneceğim harika işlerini,

     

    İnsanlar büyüklüğünü, yüce görkemini konuşacak.

     

    Yaptığın müthiş işlerin gücünden söz edecekler,

     

    Ben de senin büyüklüğünü duyuracağım.

     

    Eşsiz iyiliğinin anılarını kutlayacak,

     

    Sevinç ezgileriyle övecekler doğruluğunu.

     

    RAB lütufkar ve sevecendir,

     

    Tez öfkelenmez, sevgisi engindir.

     

    RAB herkese iyi davranır,

     

    Sevecenliği bütün yapıtlarını kapsar.

     

    Bütün yapıtların sana şükreder, ya RAB,

     

    Sadık kulların sana övgüler sunar.

     

    Krallığının yüceliğini anlatır,

     

    Kudretini konuşur;

     

    Herkes senin gücünü,

     

    Krallığının yüce görkemini bilsin diye.

     

    Senin krallığın sonsuz bir krallıktır,

     

    Egemenliğin kuşaklar boyunca sürer.

     

    RAB verdiği bütün sözleri tutar,

     

    Her davranışı sevgi doludur.

     

    RAB her düşene destek olur,

     

    İki büklüm olanları doğrultur.

     

    Herkesin umudu sende,

     

    Onlara yiyeceklerini zamanında veren sensin.

     

    Elini açar,

     

    Bütün canlıları doyurursun dilediklerince.

     

    RAB bütün davranışlarında adil,

     

    Yaptığı bütün işlerde sevecendir.

     

    RAB kendisini çağıran,

     

    İçtenlikle çağıran herkese yakındır.

     

    Dileğini yerine getirir kendisinden korkanların,

     

    Feryatlarını işitir, onları kurtarır.

     

    RAB korur kendisini seven herkesi,

     

    Yok eder kötülerin hepsini.

     

    RAB’be övgüler sunsun ağzım!

     

    Bütün canlılar O’nun kutsal adına,

     

    Sonsuza dek övgüler dizsin.”

     

    6. Tanrı diğer esinlemelerinden farklı olarak İsa Mesih, Tanrı’nın en açık ve en özel resmidir.

     

    Niçin İsa Mesih? Büyük dünya dinlerine baktığımızda Buda’yı, Hz. Muhammed’i, Konfüçyüs’ü ve Musa’yı görürüz; bu kişiler kendilerini ya öğretmen ya da peygamber olarak tanıtmışlardır. Bu kişilerden hiç birisi Tanrı olduğunu iddia etmemiştir. şaşırtıcı şekilde, İsa Mesih bu iddiada bulunmuştur. İsa Mesih’i bütün diğerlerinden ayıran budur. İsa Mesih, Tanrı vardır ve sizlerde ona bakıyorsunuz demiştir. Babası hakkında konuşmuştur ancak bu bir ayrılığı işaret eden değil tüm insanlıktan farklı olan bir birliği ifade etmiştir. İsa Mesih, “Beni gören beni göndereni de görmüş olur, Bana inanan Baba’ya da inanmış olur” demiştir.

     

    Yuhanna 8:12 “İsa yine halka seslenip şöyle dedi: «Ben dünyanın ışığıyım. Benim ardımdan gelen, asla karanlıkta yürümez, yaşam ışığına sahip olur.»”

     

    İsa Mesih, sadece Tanrı’ya ait nitelikleri üstlenmiştir: insanların günahını affedebilmek, günah alışkanlığından kurtarmak, onlara cennette sonsuz yaşam ve bol yaşam vermek. İsmi geçen öğretmenler insanların sözlerine odaklanmasını isterken İsa Mesih farklı olarak insanların kendisine odaklanmasını istedi. İsa Mesih, “Benim sözlerimi izle, gerçeği bulacaksın,” demedi ancak (Yuhanna 14:6) “İsa ona, «Yol, gerçek ve yaşam ben’im» dedi. «Benim aracılığım olmadan Baba’ya kimse gelemez” dedi.

     

    İsa Mesih, Tanrı Olma İddiasını Nasıl Desteklemiştir?

     

    İsa Mesih, diğer insanların yapamayacağı şeyleri yani mucizeleri yaptı. İnsanları iyileştirdi. Kör, sağır, sakat, hatta ölüleri diriltti. Nesnelerin üzerinde gücü vardı. Yoktan, binlerce insanı doyuracak yiyecek var etti. Doğa üzerinde de mucizeler yaptı: bir göl üzerinde yürüdü, öğrencileri için bir fırtınayı durdurdu. İnsanlar her yerde O’nu takip etti çünkü O, onların ihtiyaçlarını karşıladı, mucizeler yaptı. İnsanlara sözlerime inanmıyorsanız bile en azından gördükleri mucizelere inanmalarını istedi.

     

    (Yuhanna 14:11) “Bana iman edin; ben Baba’dayım, Baba da bendedir. Hiç değilse bu işlerden dolayı iman edin.”

     

    İsa Mesih, Tanrı’nın kişiliği hakkında neleri açıklamıştır? Tanrı’nın insanlığa karşı duyguları, düşünceleri ve beklentileri nelerdir?

     

    İsa Mesih, Tanrı’nın şefkatli, sevgi dolu, bizim bencilliğimizden ve kusurlarımızdan haberdar olan ancak yinede bizle bir ilişki isteyen olduğunu göstermiştir. İsa Mesih, Tanrı’nın bizi, cezalandırılmayı hak eden günahkarlar olarak gördüğünü ancak bize karşı olan sevgisi yüzünden Tanrı’nın farklı bir plan sunduğunu açıklamıştır. Tanrı, bizim günahlarımızın cezası olarak Kendi Oğlunu kurban olarak vermiştir; İsa Mesih bunu gönüllü bir şekilde kabul etmiştir.

     

    İsa Mesih, tam olarak dokuz başlı bir kırbaç ile işkence görmüştür. Kafasına dikenli bir taç giydirilmiştir. Arkasından da O’nu bileklerinden ve ayaklarından çarmıha çakarak germişlerdir. İsa Mesih’in mucizelerini düşünürsek, O’nu çarmıhta tutanın o çiviler değil, bize karşı beslediği sevgi olduğunu anlarız. İsa Mesih, bizim yerimize, biz affedilebilelim diye canını vermiştir. İnsanlığın sarıldığı bütün dinlere baktığımızda, sadece İsa Mesih olarak beden alan Tanrı’nın bizlere bu kadar yakın olduğunu ve uzandığını görürüz; en yakın ilişki sadece İsa Mesih tarafından sağlanmıştır. İsa Mesih’in Tanrısal sevgisi, bizim ihtiyaçlarımızı bilir ve bizleri kendine çeker. İsa Mesih’in ölümünden dolayı bizler affedilebildik, Tanrı tarafından tamamen kabul edildik ve O’nun gerçek sevgisini tattık. Tanrı, şöyle der: (Yeremya 31:3) “Ona uzaktan görünüp şöyle dedim: Seni sonsuz bir sevgiyle sevdim, Bu nedenle sevecenlikle seni kendime çektim.” İşte bu, eylem içerisindeki Tanrı’dır.

     

    İsa Mesih ‘in Tanrı olduğunu ortaya koyan en kesin kanıt, İsa Mesih’in en fazla tetkik edilmiş mucizesidir-

     

    Kendi Ölümünden Dirilmesi

     

    İsa Mesih, defni olduktan üç gün sonra tekrar yaşama döneceğini bildirmişti. Çarmıha gerilmesinden sonraki üçüncü gün, mezarının kapısında iki tonluk bir kaya dikilmiş, başında silahlı Roma askerleri dururken, kör edici bir aydınlıkta melek görülmüş ve geriye sadece İsa Mesih’in vücuduna sarılmış olan içi boş kefeni kalmıştır. Asırlar boyunca İsa Mesih’in ölümden dirilmesi üzerine yasal, mantıksal ve tarihsel analizler yapılmıştır ancak her defasında diriliş sonucuna varılmıştır.

     

    Eğer gerçekten Tanrı var olup olmadığını öğrenmek istiyorsan, İsa Mesih ‘in hayatına bakmalısın: Yuhanna 3:16 “Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlunu verdi. Öyle ki, O’na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, ama hepsi sonsuz yaşama kavuşsun.”

     

    Tanrı ile bir ilişkiye gerçekten başlamak ve Tanrı tarafından kabul edildiğini bilmek ister misin?

     

    Bu senin kararındır, hiçbir şekilde zorlama ile alınamayacak bir karardır. Ancak sen Tanrı tarafından affedilmeyi ve onunla bir ilişkiyi istersen, bunu yapabilirsin, hem de şimdi! İsa Mesih şöyle demiştir: Esinleme 3:20 “İşte kapıda durmuş, kapıyı çalıyorum. Eğer biri sesimi işitir ve kapıyı açarsa, onun yanına gireceğim, ben onunla ve o da benimle, birlikte yemek yiyeceğiz.” Eğer bunu yapmayı istiyorsanız ancak bunu nasıl yapacağınızı bilmiyorsanız şu dua size faydalı olabilir: “Sevgili Rabbim, sana gereksinimim var. Çünkü bana olan sevginden ötürü benim günahlarıma karşılık kendini kurban olarak sundun. Bu nedenle sana sonsuz teşekkürler sunarım. şimdi kalbimin kapısını sana açıyor ve Seni Kurtarıcım ve Rabbim olarak kabul ediyorum. Günahlarımı bağışlayıp bana sonsuz yaşam sunduğun için çok teşekkür ederim. Yaşamımın yönetimini benden al ve beni kendi istediğin gibi bir kişi yap, ÂMİN”

     

    Tanrı, O’nunla olan ilişkimizin asla bitmeyeceğini vaat etmiştir: Yuhanna 10:27-29 “Koyunlarım sesimi işitir. Ben onları tanırım, onlar da beni izler. Onlara sonsuz yaşam veririm; asla mahvolmayacaklar. Onları hiç kimse elimden kapamaz. Onları bana veren Babam her şeyden üstündür. Onları Baba’nın elinden kapmaya kimsenin gücü yetmez.”

     

    Bütün bu gerçeklere bakıldığı zaman, sevgi bir Tanrı var olduğu, samimi bir şekilde bilinebilir olduğu sonucu ortaya çıkar.

     

    Yazan: Marilyn Adamson

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/allah/tanri-var-midir/

  • Peraklitos (Kutsal Ruh mu? Muhammed mi?)

    Paraklit veya Faraklit (Latince: Paracletus  (Yunanca: παράκλητος Parakletos), Kutsal Kitap’ın orijinal dili Grekçe (Eski Yunanca) metinlerinde (Yuhanna 14, 16) Kutsal Ruh için beraberinde gelen anlamında kullanılan bir sıfattır.

     

    Hristiyanlıktaki teslis inancının üçüncü ayağı. Baba ve Oğul ile birlikte Tanrı’nın ruhu olduğuna inanılır.

     

     

    Paraklit sözcüğü Yuhanna İncili’nin 14:16, 14:26, 15:26 ve 16:7‘nci ayetleri ile Yuhanna’nın Birinci Mektubu’nun 2:1 numaralı ayetinde Kutsal Ruh’u anlatmak üzere kullanılmıştır. Sözcük Yeni Ahit‘in bazı İngilizce çevirilerinde Tesellici (Comforter) ya da Yardımcı/Tavsiyeci (Advocate) olarak çevrilmiştir. Sözcük Grekçe’de mahkemede yardım eden kişi anlamında da kullanılmıştır. Kumran Yazıtları ya da Ölü Deniz Tomarları olarak bilinen metinlerde sözcük Gerçeğin Ruhu olarak geçer. Hristiyan inancında Kutsal Ruh Tanrı’nın üç unsurundan birini tanımlamak için kullanılır.

     

    İncil’de Paraklit ile ilgili bölümler

     

    Yuhanna 14:15 Beni seviyorsanız, buyruklarımı yerine getirirsiniz.

    Yu 14:16-17 Ben de Baba’dan dileyeceğim ve O, sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir “Yardımcı”, Gerçeğin Ruhunu verecek. Dünya O’nu kabul edemez. Çünkü O’nu ne görür, ne de tanır. Siz O’nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır.

    Yu 14:18 Sizi öksüz bırakmayacağım, size geri döneceğim.

    Yu 14:19 Az sonra dünya artık beni görmeyecek, ama siz beni göreceksiniz. Ben yaşadığım için siz de yaşayacaksınız. 20 O gün anlayacaksınız ki, ben Babamdayım, siz bendesiniz, ben de sizdeyim.

    Yu 14:26 Ama Baba’nın benim adımla göndereceği Yardımcı, Kutsal Ruh, size her şeyi öğretecek, bütün söylediklerimi size hatırlatacak.

    Yu 14:27 Size esenlik bırakıyorum, size kendi esenliğimi veriyorum. Ben size dünyanın verdiği gibi vermiyorum. Yüreğiniz sıkılmasın ve korkmasın.

     

    Bu ayetlerde açıkça görüldüğü gibi İsa “Yardımcı”nın (adı bir şekilde yanlış yazılmış olsa bile Paraklit/Faraklit/Piriklit/Gerçeğin Ruhu/Kutsal Ruh farketmez) havarilerinin içinde yaşayacağından, onların onu tanıyacağından bahsediyor. Ayrıca dünyanın onu görmeyeceğini ve tanımayacağını söylüyor. Muhammed havariler arasında yaşamadığı gibi dünya onu görmüş ve tanımıştır.

     

    Ayrıca İncil’in devamındaki bölümlerde Mesih’in ölümden dirildikten sonra öğrencilerine Kudüs’e gidip Kutsal Ruh’u almak için beklemelerini buyurmuştur.

     

    Elçilerin İşleri 2. Bölüm

     

    1 Pentikost günü geldiğinde bütün imanlılar bir arada bulunuyordu.

     

    2 Ansızın gökten, güçlü bir yelin esişini andıran bir ses geldi ve bulundukları evi tümüyle doldurdu.

     

    3 Ateşten dillere benzer bir şeylerin dağılıp her birinin üzerine indiğini gördüler.

     

    4 İmanlıların hepsi Kutsal Ruh’la doldular, Ruh’un onları konuşturduğu yabancı dillerde konuşmaya başladılar.

     

    Görüldüğü üzere Kutsal Kitap’ta bahsi geçen Paraklit/Kutsal Ruh bir insan değildir.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/gundem/paraklitos/

  • Neden Dört İncil Var? (İncil mi? İnciller mi?)

    Dört İncil dediğimizde ne anlıyoruz. Gerçekten de toplumda inanılan gibi dört tane İncil mi var? Bu dört İncil dediğimizde esasen İncil’in 27 kitapçığından ilk dördüdür.

     

    Neden Dört İncil Var? (İncil mi, İnciller mi?)

    Tek İsa’ya Dörtlü Tanık

    Yeni Antlaşma (İncil) Hıristiyan aleminde “İncil’ler” olarak bilinen dört bölümle başlar. Bunların her biri İsa Mesih’in yaşamını anlatır. “İncil”in kelime anlamı, Türkçesi “iyi haber” veya “müjde”dir. Dolayısıyla “İncil”, beklenen Mesih ile ilgili müjdedir. Kitap (ve kapsadığı bölümler) açısından, “İncil” İsa Mesih’le ilgili müjdenin kaydıdır. Bu açıdan “Dört İncil” dediğimiz zaman Yeni Antlaşma kitabının dört bölümünden söz ediyoruz.

     

    Başlangıçtan beri Hıristiyan alemi hiçbir zaman dört “İncil”den fazlasını kabul etmemiştir ve bugün elimizdeki “İncil’ler” de bunlardır. Dört “İncil” ikinci yüzyıldan da önce Roma İmparatorluğun dört bir bucağına yayılmış ve olduğu gibi okunup öğrenilmişti. Elimizdeki “Dört İncil” ilk yüzyılda isimleriyle anıldıkları kişiler tarafından kaleme alındılar; Bu dört “İncil” İsa Mesih’in yaşamının gerçek kayıtlarıdır ve Tanrı’nın Ruhu’nun esiniyle, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna tarafından kaleme alınmışlardır. İsa Mesih’in hayatını anlatan dört “İncil”den her biri, İsa Mesih’in insanlığa getirdiği müjdeye değişik bir açıdan bakar. Her “İncil” tek başına, Tanrı’nın Oğlu İsa Mesih’in güçlü bir bildirisi olarak ayakta durmaktadır.

    Dört Portre – Tek İsa

     

    Neden birden fazla “İncil” vardır? Bu noktada iki neden bulunmaktadır:

     

    1) “İncil’ler”deki tanıklık birbirini destekler ve aynı şeyler dört kez tekrar edilerek Mesih’in yaşamının büyük tarihsel gerçeklerini bilmemizi sağlar. Bir mahkemede birçok tanığın tanıklığı sadece bir tanığınkinden daha güvenilir sayılır. Buna karşın tanıklıkları kelimesi kelimesine birbirlerininkine uyuyorsa, birbirleriyle işbirliği yaptıkları şüphesi uyanır. Birbirlerini destekleyen tanıklıklarda aktarılan bilgi aynı olup kullanılan sözlerin birbirlerinden farklı olması tanıkların dürüstlüğünü gösterir. Aynı şekilde, dört “İncil”deki benzerlikler ve farklılıklar da onların gerçeklik ve güvenilirliğinin kanıtıdır.

     

    2) Her “İncil”, Mesih’i ayrı ve bilerek belli bir bakış açısından gösterir. Sıradan bir insanın yaşamının kaydını yaparken, bir biyografi yazarı onun sosyal yaşamını, bir diğeri kişisel ya da özel yaşamını ve bir başkası da psikolojik biyografisini yazabilir. Her biri amaçlarına göre, bazı gerçekleri seçip bazı gerçekleri yazılarına katmayabilir. Aynı olayları anlatırken bile, her biri farklı ayrıntıları vurgular. Örneğin, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü ele alalım.

     

    Onun bir komutan olarak yeteneklerinden söz etmek isteseydim, Çanakkale Savaşı’ndan bazı olayları seçerdim. Ona büyük bir sosyal reformcu olarak ilgi duyuyorsam Türkiye Cumhuriyetine ve toplumuna tanıttığı bazı devrimci değişiklikleri seçerdim. Yine, eğer sözcükleri kullanma yeteneğiyle ilgileniyor olsaydım, bazı ünlü sözlerini ve konuşmalarını seçerdim. Biyografide yer alan olayların seçilip düzenlenmesi amacıma bağlı olurdu. Sonunda ortaya çıkan biyografiler birçok bakımdan birbirlerinden farklı olsa da yine de her biri Atatürk’ün tamamen geçerli bir biyografisi olurdu. “İncil’ler” için de durum aynıdır. Her birinin kendi amacı vardır: bu yüzden her biri kaydedilmiş olan gerçekleri kendisine göre seçmiş ve düzenlemiştir”

     

    Mesih’ini sadece bir değil dört ayrı mercekten görmemize izin veren Tanrı’nın bu planından ölçüsüz bir biçimde yararlanırız. “Birçok iplikten yapılmış bir ip, ipliklerin teker teker kendi kuvvetlerinden daha kuvvetli olduğu gibi, “İncil”in yazarlar tarafından bildirilişi, ayrılığındaki birlik ve birliğindeki ayrılıkla bütün olarak, teker teker kendi tanıklıklarından daha kuvvetlidir.”

     

    “Dört İncil” bir kişi üzerine dört tanıklıktır. Bunun için bazen bu dört bölüm “Matta’ya göre İncil”, “Markos’a göre İncil”, v.b. şeklinde tanımlanmışlardır. Her portre Mesih’i belirli bir ışığın altında ya da ilişkide açıklamak için dikkatle çizilmiştir. Peki bu dört bakış nelerdir? İlk yüzyıldan beri, aşağıdaki perspektifler Hıristiyanlar arasında genel olarak kabul edilmiştir:

     

    Matta – İbrahim’in ve Davut’un Oğlu Kral Mesih

     

    Matta İncil’indeki Kutsal Ruh’un amacı bize İsa’yı, Kutsal Yazılar’da vaat edilen Mesih, İbrahim ve Davut’un oğlu, Göklerin Egemenliğinin mirasçısı ve özellikle de Yasa’yı veren Kral olarak göstermektir.

     

    Markos – Büyük İşler Yapan Tanrı’nın Kulu Mesih

     

    Markos bölümü bize İsa’yı, Tanrı’nın yetkili Kulu, sabırlı İşçi olarak göstermektedir. Bu nedenle de Mesih’i kanun yapmaktan çok çalışırken, konuşmaktan çok hizmet ederken görüyoruz.

     

    Luka – İnsanların dostu olan Âdem Oğlu Mesih

     

    Luka’da İnsanoğlu olan İsa’nın kayıp insanlara sevecen merhametini ve ilgisini görerek O’nun gerçek insanlığına yaklaşamaya karşı koyamıyoruz. Burada O’nu sadece İbrahim’in soyu için değil bütün insanlık için gelmiş olan ikinci Âdem olarak görüyoruz.

     

    Yuhanna – Göklerden gelen Tanrı’nın Oğlu Mesih

     

    İlk üç “İncil” İsa’nın yaşamını genellikle aynı yönden alırlar onların birçok ortak yanı vardır. Ama Yuhanna’nın tanıklığı bize Mesih’in diğerlerinin yansıttıklarının ötesinde çok değişik bir yönünü açık bir biçimde gösterir. Burada Mesih öncelikle yukardan gelen Kişi, Tanrı’nın Oğlu ve Sözü olarak görünür. Burada İsa Kendisinin Baba’yla bir, dünyanın Işığı, Yol, Gerçek, Diriliş ve Yaşam olduğunu bildirir.

     

    Diğer özel vurgulamaları görmek de mümkündür. Örneğin,

     

    Matta açık bir şekilde Yahudi okurlara seslenip İsa’yı Musa’nın Yasasının yerine gelmesi ve tamamlanması olarak gösteriyor.

     

    Markos, Romalı kafasına sahip olan okurlara daha uygundur, İsa’nın öğretileri yerine, hizmeti ve gücü daha çok vurgulanmıştır.

     

    “Luka İncil’i”ne giriş hakkında en çarpıcı şey kendisinin de gösterdiği gibi, Tanrı’nın lütfunun bütün insanlık için olduğudur. Grek yani Yahudi olmayan dünyaya hitap edilmiştir.

     

    Kutsal Ruh’un diğer üçünden epey bir süre sonra Yuhanna’ya yazdırdığı “İncil”, yukarıdaki üç grubun hepsine hitap edip onları imana çağırmanın yanı sıra, Mesih İnanlıları Topluluğu’nda Mesih’in Kimliği konusunda gelişen ince yanlışları yanıtlamak için çok uygundur.

    Ortak Tanıklık

     

    Buna karşın, “İncil”in önemli bir yönü vardır ki, bu her dört anlatımda da bulunur. Bu, O’nun doğumu, vaftiz olması, oruç tutması, mucizeleri ya da dağda görünüşünün değişmesi değil çarmıhı ve dirilişidir

     

    İsa’nın sayısız etkinlikleri ve sözleri arasında, ölümü ve dirilişi ortak tanıklık için harika bir konu olarak seçilmiştir… İbrahim’in Oğlu acı çeker ve ölür. Tanrı’nın Kulu acı çeker ve ölür. Âdem’in Oğlu acı çeker ve ölür. Tanrı’nın Oğlu acı çeker ve ölür. İbrahim’in Oğlu ölümden dirilir. Tanrı’nın Kulu ölümden dirilir. Âdem’in Oğlu ölümden dirilir. Tanrı’nın Oğlu ölümden dirilir.

     

    SONUÇ:

     

    “İncil” bir kitabın ismi değildir. Dünyanın tek Kurtarıcısı olan İsa Mesih’in mesajıdır. İncil İsa Mesih’in Kendisidir. Müjde İsa Mesih’in Kendisidir. “Bunlar, İsa’nın Tanrı’nın Oğlu Mesih olduğuna iman edesiniz ve iman ederek O’nun adıyla yaşama kavuşasınız diye yazılmıştır” (Yuhanna 20:31). Eski Antlaşma’da peygamberler gelecek olan Mesih’i ve O’nun yapacağı işleri önceden bildirdiler. Şimdi O geldiği için, Tanrı bu haberi bütün insanlığa bir değil dört yetkili tanıklık aracılığıyla onayladı. Tanrı’nın Kendisinin seçtiği tanıkların sözleri aracılığıyla tek Müjde’nin dört yanını gören bir perspektifle kusursuz anlatımına sahibiz. Yeryüzünde bu Müjde’nin gücünü değiştirebilecek ve azaltabilecek hiçbir güç yoktur.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/makaleler/neden-dort-incil-var-incil-mi-inciller-mi/

  • Hristiyanlar Neden Kur'an'ı Kabul Etmezler?

    Müslümanlar İncil’i kabul ediyoruz derken Hristiyanlar’ın neden Kuran’ı kabul etmediklerini hiç düşündünüz mü?

     

    Hristiyanlar neden Kuran’ı kabul edemezler?

     

    Yoksa ikisi de doğru olabilir mi?

     

    Bütün yollar Roma’ya çıkar derler. Bütün “kutsal kitaplar” sonuçta aynı şeyi söyler, değil mi?

     

    Yoksa ikisi de doğru olabilir mi?

     

    Bütün yollar Roma’ya çıkar derler. Bütün “kutsal kitaplar” sonuçta aynı şeyi söyler, değil mi? Hepsi Allah tarafından indirilmedi mi? Hepsi Yaradan Tanrı’ya inanmayı ve insanların haklarını yememeyi öğretmiyor mu? Gerçekten de, Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) ile Kuran arasında önemli bir fark yoksa, Kitabı Mukaddes Allah Sözü müdür değil midir diye tartışmanın hiçbir anlamı yoktur. İkisi aracılığıyla bize aynı gerçekler esinleniyorsa o zaman onların arasından bir seçim yapmak da söz konusu olmaz. “Biz Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inanıyoruz” deyip geçebiliriz.  Fakat kitaplar arasındaki durum gerçekten böyle mi acaba? Kuran’la Kutsal Kitap aynı şeyi mi yazıyor? Aralarındaki farklılıklar sadece yüzeysel mi? Yalnız ibadet şekilleri mi değişik? Yoksa daha derin zıtlıklar var mı? Ya birbirinden çok büyük ve önemli farklılıkları varsa?

     

    Veya her iki kitabın esas kavramları ve temelleri diğerininkiyle tamamen çelişki içindeyse? O zaman gerçeği arayan kişiler olarak daha derin bir sorunumuz vardır değil mi? İşin sonunda bir karar vermek zorundayız. Çünkü birbirlerine zıt olan iki kavramın, ikisinin de doğru olamayacağı kesindir. Gerçekten de durum böyledir. Değişik kesimler tarafından Allah Sözü olarak kabul edilen bu iki “kutsal” kitap, birçok ortak noktaları olmakla birlikte, bize çok çok farklı kavramlar vermektedirler. Onları bağdaştırmak mümkün değildir. Yani bu iki mesaj özde farklıdır. Önümüzde iki ayrı yol, hatta iki ayrı Tanrı kavramı vardır.

     

    Buna ne diyelim? İkisi birden doğru olamaz! İncil’i okuyacak olursak onda Tevrat’tan çok alıntı göreceğiz. Çünkü İncil, Tevrat’ın devamı ve tamamlayıcısıdır. Daha önce verilmiş vahiy olan Tevrat’a başvurarak, daha sonra verilmiş olan İncil’in aynı kaynaktan olup olmadığını ölçebiliriz. Böyle bir karşılaştırma yaptığımız zaman İncil’in Tevrat ve Zebur’a tamamen uyduğunu görüyoruz. Tanrı’nın Sözü olarak bu kitaplar mükemmel ve ilahi bir vahiy bütünü oluşturuyor. Hâlbuki aynı şekilde Kuran’ı Tevrat ve İncil ile karşılaştırdığınız zaman onun aynı kaynaktan olmadığını görmemek çok zordur. Kuran kendisinden önceki kaynaklardan büyük farklılık gösterir. Buna göre ikisinin de doğru olması kuşkuludur doğrusu.

     

    İki farklı “Vahiy” kavramı yukarıda verdiğimiz örnekte Kutsal Kitap ile Kuran arasında çok esaslı bir fark ortaya çıkmaktadır. Kutsal Kitap’taki vahiy kavramı Kuran’dakinden çok farklıdır. Kutsal Kitap’a göre Tanrı’nın Sözü olan kitaplar İbrahim’in soyu olan Yahudilere emanet edildi (Bkz. Romalılar 3:2). Bu vahiy (yani Tanrı tarafından bildirilen gerçek) kat kat gelişir.

     

    Şöyle ki ilk yazılarla temel konur. Ondan sonra gelen kitaplarla bu yapı kat kat yükseliyor, önceden açıklanan gerçekler daha derinlik kazanıyor. Yani sonradan gelen bölümler önceki bölümleri geçersiz kılmadığı gibi yerini de almıyor. Tersine yan yana durup bir bütün olarak Tanrı’nın planını açıklıyor. Hatta bunlardan bir tanesi bile eksik olsa planın bütünlüğünü kavramamız mümkün değildir.  Halbuki Kuran’dan kaynaklanan vahiy kavramı çok farklıdır: Bütün milletlere ayrı ayrı peygamberler gönderilmiştir (Bkz. Fâtır/35:23-24).

     

    Bu nedenle gelen kitaplar aynı genel mesajı tekrarlıyor. Öyle ki, son kitabı bildikten sonra hepsini öğrenmiş oluruz. Bu mantığa dayanarak İslam alimleri, Kuran’ın önceki kitapların hükmünü ortadan kaldırıp onları geçersiz kıldığını ileri sürerler.Fakat böyle bir kuram, insanı başka çıkmazlara sokmaz mı? Örneğin: Yahudilere neden bu kadar çok sayıda peygamber ve kitap gönderilmiştir? Zebur ve İncil neden Tevrat’ın hükmünün ortadan kalkmadığını söylüyor? Neden Yahudilere gelen peygamberler dışında diğer kavimlere gelen semavi kitapların izi kalmadı?

     

    Yoksa çoktanrılı Hindu dininin kutsal kitapları olan “Veda” ile “Bhagavad Gita” da mı Allah’tan geldi? Sonradan gelip Allah’ın Sözü olduğu iddiasında bulunan kitaplara ne diyelim? Örneğin Bahaî veya Mormon kitapları…

    Araplara gelen son bir peygamber kavramı doğruysa sonradan ortaya çıkan kavimlere peygamber gelmeyince bunlar haksızlığa uğramıyor mu? Yoksa herkes Arapça mı öğrenecek (Bkz. Yûsuf/12:2)? Eğer Kuran’ın önceki kitapları korumak ve doğrulamak için verildiği söylenmeseydi bir sorun kalmazdı. Onu yeni bir din kitabı kabul eder veya kabul etmezdik. Ama Kuran’da şunları okuyoruz:  “Doğrusu Biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik… (Maîde/5:44)”Tevrat’tan sonra Zebur… Dâvûd’a da Zebur’u verdik…”  (Enbiyâ/21:105; Nisâ/4:163)”Meryem oğlu Îsâ’yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat’ı doğrulayarak gönderdik. Ona, yol gösterici, aydınlatıcı olan ve önünde bulunan Tevrat’ı doğrulayan İncîl’i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.” (Maîde/5:46)

     

    “Kur’ân’ı önce gelen Kitâb’ı tasdik ederek ve ona şâhid olarak gerçekle sana indirdik.” (Maîde; 5:48)Böylece Kuran, önce gelen Kitap’ın doğrulayıcısı olarak tanıtıldığı için, biz onu önceki kitaplarla karşılaştırarak hükmetmek zorundayız. Hatta Kuran’da bile bu konuyla ilgili olarak şöyle yazıldı: “İncil sahipleri, O’nda indirdikleri ile hükmetsinler. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır” (Mâide; 5:47).

     

    Bu Sorunun Önemi bu bölümde karşılaştırmamızın sonucu olan bu ciddi farklılıkları düzenli bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yapmadan bu araştırmanın hayati önemini göremeyiz. Tevrat’ta iki kere tekrarlanan şöyle bir ayet vardır:”Yol var ki, adamın önünde doğru görünür; Fakat onun sonu ölüm yollarıdır.” (Süleyman’ın Meselleri 14:12; 16:25) Lütfen, Tanrı’nın önündeki sonsuz durumumuzu belirleyecek kadar ciddi konular hakkındaki bilgimiz kulaktan dolma olmasın.

     

    Bizlerin ahiretteki sonsuz utancı veya sonsuz mutluluğu söz konusudur. Asıl kaynakları biraz da olsa incelemeyelim mi? En azından onları bir kere bile okumadan peşin hüküm getirmeyelim! Ucuz bir çözüm Ne yazık ki Kitabı Mukaddes’i biraz bilip onun Kuran’la çeliştiğini gören bazı Müslümanlar bu kaçınılmaz zıtlığa ucuz bir çözüm getirerek; “Tevrat, Zebur ve İncil hak kitaplardır. Fakat hahamlarla papazlar bu kitapları tahrif ettiler. Bugünkü Kitabı Mukaddes Allah’ın Sözü değildir. Bunun için de, Kitabı Mukaddes’in Kuran’la birbirini tutmaması doğaldır. Asıl Tevrat, Zebur ve İncil hakkında bilmemiz gereken her şey Kuran’da bulunur” diyorlar.

     

    Ama önsözde belirttiğimiz ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz gibi Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) Allah’ın Sözü’dür. Onun değiştirildiği iddiası uydurmadır.

     

    Çok yaygın olduğu halde sadece bir yalan ve iftiradır. Kutsal Kitap’ın değiştirildiğine dair hiçbir tarihsel kanıt yoktur. Üstelik Kuran’da bile Tevrat veya İncil’in değiştirilmiş olduğunu ileri süren hiçbir ayet de yoktur! Tersine “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek yoktur!” (En âm/6:34) ve “Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur!” (Yûnus/10:64) diye ayetler vardır. Gücü her şeye yeten ulu Tanrı, kendi kutsal Sözünün değiştirilmesine izin vermez. Tersine, onu korur ve yerine getirir. “Allah, sözünden asla caymayacaktır” (Hacc/22:47). Elimizdeki Tevrat’la İncil sağlam ve güvenilirdir. Onları incelemekle bunu açıkça görebiliriz.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/makaleler/hristiyanlar-neden-kurani-kabul-edemezler/

  • Kurtuluş İçin Çarmıh Gerekli miydi?

    Soru: Tanrı’nın bizi bağışlayabilmesi için İsa’nın ölmesi gerçekten gerekli miydi? Bizden birbirimizi bağışlamamızı bekliyor, üstelik kimseye bir zarar gelmeden, öyleyse Tanrı’nın bizi bağışlayabilmesi için İsa’nın ölmesi neden gerekli?

     

    Cevap: İlk önce çarmıhta İsa’nın nasıl bir ölüm yaşadığını göz önüne getirmek istiyorum. İsa Romalı askerler tarafından özel kırbaçlarla kırbaçlandıktan sonra Golgotha tepesine çarmıhını kendisi taşıdı. Bu kırbaçlar birçok koldan oluşuyordu ve uçlarına takılı olan keskin aletler, metal ve kemik parçaları vurulduğunda insan vücudundan parça et koparabiliyordu. Mesih İsa çarmıha ayaklarından ve bileklerinden çakılarak yerleştirildi. Vücudu saatlerce asılı kaldı. Kan kaybı ve kan yutma söz konusuydu ancak ölüm artık yorulan vücudun nefes almak için kendisini itemeyecek duruma gelmesinden dolayı boğulma sonucu oldu.

     

     

    Şimdi sorumuza geri dönecek olursak; böyle bir ölüm neden gerekliydi? Şefkatli ve sevecen olan Tanrı bizi basitçe affedemez miydi? Bu soruyu sormak önemli ve özellikle Müslüman arkadaşlardan da bu soruyu duyuyoruz. Bu sorunun cevabının iki yönü var ve bu iki cevabı verdikten sonra onları birleştirmek gerekiyor. 11. Yüzyıl sonunda yaşamış Başpiskopos Anselm’e göre böyle bir soruyu soranlar gerçekten günahın ciddiyetini yada başka bir deyişle günahın ne kadar ağır, derin, yaralayıcı ve kötü olduğunu anlamamış yada düşünmemişlerdir. Yine bu konunun ikinci yönü ise bu soruyu soranların Tanrı’nın ne kadar yüce ve kutsal olduğunu tam anlayamamaları yada göz önünde bulundurmamalarıdır.

     

    Tanrı’nın insanları affetmesi ile insanların birbirlerini affetmeleri aslında kıyaslanamaz. Evet Mesih bize birbirimizi affetmezsek affedilmeyeceğimizi anlatan kıssalar anlattı. Dua etmeyi öğretirken “Göklerdeki Babamız biz bize karşı günah işleyenleri affettiğimiz gibi sende bizi affet” diye öğretti ama bu öğretilerin özü merhametsiz bir yüreğe sahip olursak affedilmemizin imkansız olacağıdır. Ayrıca Mesih bu öğretileri verirken çarmıh O’na sürpriz yada sır değildi. Çarmıhta kanı aracılığıyla birçoklarının canını fidye olarak satın alacağını baştan beri biliyordu. İsa Mesih’e iman ettiğimiz de artık O’nun çarmıh aracılığıyla affedemeyeceği bir günah yok.

     

    Tanrı’nın affetmesi günahlı birinin başka günahlı birini affetmesi gibi değildir. Günahımızla zaten Tanrı’ya bir zarar yada ziyan veremeyiz. Tanrı’nın kendisi bizzat günahın tarifini yapan ve kanunları koyandır. Günah ise Tanrı’ya asi gelmek, baş kaldırmak ve Tanrı’nın Kutsal Ruh’unu müteessir etmektir. Burada sorulması gereken asıl soru “Tanrı için affetmek neden zor?” değil ama “Nasıl oluyor da Tanrı affetmeyi mümkün kılıyor?”dur. Carnegie Simpson’ın sözü çok hoş: “affetmek insanlar için vazifelerin en basiti iken, Tanrı için problemlerin en derini”. Tabiki günah kaçınılmaz çünkü günah asi insanın, mükemmel Tanrı kutsallığıyla çarpışmasından ortaya çıkar. Mükemmel olan Tanrı’nın bu asi ve günahkar insanları affetmesi nerdeyse imkansızdır. Bunun nedeni sadece günahımız yada suçumuz değil Tanrı’nın buna verdiği ilahi sevgi ve öfke reaksiyonudur.

     

    Evet Tanrı sevgidir ama hatırlamamız gereken bu sevginin kutsal bir sevgi olmasıdır. Her ne kadar Tanrı günahkar olduğumuz halde bizi sevmek ve kabul etmek istese de aynı zaman da günaha huzurunda izin veremez. Kendi özüne aykırı davranamaz. (2. Timoteos 2:13) O zaman Tanrı nasıl yapar da Kutsallığı, kutsal adaleti ve kutsal sevgisi incinmeden biz günahkarları huzuruna affederek kabul edebilir? Yeşaya’nın dediği gibi “nasıl hem doğru hem de kurtarıcı bir Tanrı olabilir?” (Yş. 45:21) Tanrı’nın bu kurtarma girişimi, doğruluğuyla uyumludur ve hakperestliğinin bir göstergesidir.

     

    Çarmıhta Tanrı kutsal sevgisiyle İsa Mesih aracılığıyla günahlarımızın cezasını tam olarak ödedi. Bizim hakettiğimiz yargıyı bize bağışlanma getirmek için kendisi üstlendi. Çarmıhta Tanrı’nın kutsal şefkati de, kutsal adaleti de eşit şekilde tatmin edilmiş, karşılanmış ve barıştırılmış oldu. Çarmıhtan sonra inen Kutsal Ruh aracılığıyla Tanrı sevgisini kalplerimize oluk oluk indiriyor.

     

    Özet olarak bu konuda yanlış cevap verilmesinin, daha doğrusu yanlış soruların sorulmasının sebebi insanların günahın ne kadar ciddi, derin ve kusurlu olduğunu aynı zaman da Tanrı’nın ne kadar kutsal, yüce ve kusursuz olduğunu düşünmemeleridir.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/hristiyanlik/kurtulus-icin-carmih-gereli-miydi/

  • Nasıl Olur da İsa Mesih İçin "Tanrı'dır" Dersiniz?

    Kutsal Kitap metinleri bize Tanrı’nın bir insan olamayacağından değil, Tanrı’nın bir insan olmadığından bahseder. Bu nedenle ayetleri bu şekilde incelememiz gerekir:

     

    Tanrı insan değil ki, Yalan söylesin; İnsan soyundan değil ki, Düşüncesini değiştirsin. O söyler de yapmaz mı? Söz verir de yerine getirmez mi?[1]

     

    “İsrail’in yüce Tanrısı yalan söylemez, düşüncesini de değiştirmez. Çünkü O insan değil ki, düşüncesini değiştirsin.”[2]

     

    Tanrı’nın insan olmayacağı ve insan olmadığına ilişkin iki cümle arasında büyük farklılık vardır. Zaten bir Hristiyan Tanrı beden aldı derken kastettiği şey mitolojik figürlerde olduğu gibi tanrıların ilahlığını bırakıp insan formuna dönüşmeleri değildir. Hristiyan inancı bu düşünceyi şiddetle reddederken “Beden alma” ile kastettiği şey Tanrı’nın kendi doğasına insan doğasını da eklemesidir. Yani bu tabiatlar ya da doğalar arasında bir değişim değil farklı bir doğanın eklenmesidir. Kutsal Üçlü Birlik’teki (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh) Oğul insan bedeni giyinip insanlar arasında gözükmüştür. Kutsal Kitap’ın Eski Ahit’te atıfta bulunarak ifade ettiği gibi Tanrı, insan bedeni alarak “Çadır” kurmuştur.[3] Eski Ahit’te Tanrı’nın İsrail halkına kendisi için bir tapınak yapmalarını söylemiştir.

     

    Eski Ahit bu ve bundan başka nedenlerle Tanrı’nın insan formunda gözükmesine de yabancı değildir.

     

    İbrahim günün sıcak saatlerinde Mamre meşeliğindeki çadırının önünde otururken, RAB kendisine göründü. İbrahim karşısında üç adamın durduğunu gördü. Onları görür görmez karşılamaya koştu. Yere kapanarak birine, “Ey efendim, eğer gözünde lütuf bulduysam, lütfen kulunun yanından ayrılma” dedi, “Biraz su getirteyim, ayaklarınızı yıkayın. Şu ağacın altında dinlenin. Madem kulunuza konuk geldiniz, bırakın size yiyecek bir şeyler getireyim. Biraz dinlendikten sonra yolunuza devam edersiniz.” Adamlar, “Peki, dediğin gibi olsun” dediler. İbrahim hazırlanan buzağıyı yoğurt ve sütle birlikte götürüp konuklarının önüne koydu. Onlar yerken o da yanlarında, ağacın altında durdu. Konuklar, “Karın Sara nerede?” diye sordular. İbrahim, “Çadırda” diye yanıtladı. RAB, “Gelecek yıl bu zamanda kesinlikle yanına döneceğim” dedi, “O zaman karın Sara’nın bir oğlu olacak.” Sara RAB’bin arkasında, çadırın girişinde durmuş, dinliyordu.

     

    Bu ayetlerden şunu görüyoruz ki İbrahim’e görünen üç kişiden birisi RAB’bin kendisiydi. Özellikle bölümün devamındaki diğer ayetlerde RAB Tanrı ile İbrahim’in diyaloğunu okuyoruz. Metnin devamından ise diğer iki kişinin Melekler olduğunu görüyoruz. Özellikle 22. Ayette şöyle diyor:

     

    Adamlar oradan ayrılıp Sodom’a doğru gittiler. Ama İbrahim RAB’bin huzurunda kaldı.

     

    İbrahim, Tanrı’nın huzurunda kaldı. Metin çok bariz bir şekilde İbrahim’e görünen üç kişiden birisinin Yahve, yaşayan Tanrı olduğunu söylüyor. Metin üç kişi içerisinde bir kişiyi ayırıyor. Diğer ikisinin Sodom ve Gomora kentinin uğrayacağı yargı konusunda emir alan melekler olduğunu görürken diğer kişinin emri veren Tanrı’nın kendisi olduğu vurgulanıyor. Kısacası bu metinlerde, Kutsal Kitap’ın ilk kitabından itibaren Tanrı’nın insan formunda gözüktüğünü görüyoruz.

     

    Bunun gibi Eski Ahit’te (Tevrat, Zebur ve Peygamberliklerde) benzer örnekleri bulabiliyoruz. Örneğin, Yaratılış kitabı 32. bölümde Yakup kendisine İsrail ismini verecek RAB Tanrı ile karşılaşıyor. Yeşeya Peygamber vahiy ile Tanrı’nın bir beden alacağını şu şekilde belirtiyor:

     

    Çünkü bize bir çocuk doğacak, Bize bir oğul verilecek. Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak. [4]

     

    Daniel Peygamber görümlerinden birini aktarırken Tanrı yüceliğine sahip, Tanrı’ya denk bir “İnsanoğlundan” bahseder: “Gece görümlerimde göğün bulutlarıyla İnsanoğlu’na benzer birinin geldiğini gördüm. Eskiden beri var olanın yanına doğru ilerledi, onun önüne getirildi. Ona egemenlik, yücelik ve krallık verildi. Bütün halklar, uluslar ve her dilden insan ona tapındı. Egemenliği hiç bitmeyecek sonsuz bir egemenlik, krallığı hiç yıkılmayacak bir krallıktır.” [5] İsa Mesih’in Yahudi Başkahin tarafından ölüm cezasına çaptırılmasınız sebebi de Rabbin, Daniel’in bahsettiği gibi, “Kudretli olanın sağında oturacağını ve göğün bulutları içerisinde geleceğini” söylemesidir. [6]

     

    Sonuç olarak Kutsal Kitap bize Tanrı’nın insan olmadığını söyler, insan bedeni alamayacağını değil. İkinci olarak, Tanrı’nın insan bedeni alması ile ilgili kastedilenin Tanrı’nın insana dönüşmesi değil fakat insan bedeni giyinmesi yani insan doğasını alması anlamına geldiğine değindik ve en son olarak da Tanrı’nın insan bedeni alması fikrinin Tevrat’a yabancı bir kavram olmadığını gördük. Sözün özü Tanrının, insan bedeni alıp aramızda yaşaması kendi sözleri ile çelişen değil tam aksine tutarlı ve uyumlu bir durumdur…

     

    Esenlikle,

     

     [1] Çölde Sayım 23:19

     

    [2] 1. Samuel 15:29

     

    [3] Yuhanna 1:14

     

    [4] Yeşaya 9:6

     

    [5] (Dan 7:13-14)

     

    [6] (Mar. 14:60-64)

     

    Markos 14:60 Sonra başkâhin topluluğun ortasında ayağa kalkarak İsa’ya, «Hiç cevap vermeyecek misin? Nedir bunların sana karşı ettiği bu tanıklıklar?» diye sordu.

     

    61 Ne var ki, İsa susmaya devam etti, hiç cevap vermedi.

    Başkâhin O’na yeniden, «Yüce Olan’ın Oğlu Mesih sen misin?» diye sordu.

     

    62 İsa, «Ben’im» dedi. «Ve sizler, İnsanoğlu’nun kudretli Olan’ın sağında oturduğunu ve göğün bulutlarıyla geldiğini göreceksiniz.»

     

    63>64 Başkâhin giysilerini yırtarak, «Artık tanıklara ne ihtiyacımız var?» dedi. «Küfürü işittiniz. Buna ne diyorsunuz?»

    Hepsi de İsa’nın ölüm cezasını hak ettiğine karar verdiler.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/hristiyanlik/soru-kutsal-kitap-ta-tanri-insan-degil-ki-diye-gecen-ayetler-olmasina-karsin-nasil-olurda-isa-mesih-icin-tanri-dir-dersiniz/

  • Kutsal Kitap Değiştirildi mi?

    Yahudilik inancı, genel olarak Eski Ahit’i (39 tane kısmı, yani Tevrat, Zebur ve diğer eski peygamberlerin kitapları) Tanrı’nın sözleri olarak kabul eder, ancak İncil ve Kuran’ı kabul etmez.

     

    Hıristiyanlık inancı, hem Eski Ahit’i hem de Yeni Ahit’i (İncil) Tanrı’nın sözleri olarak kabul eder, ancak Kur’an’ı kabul etmez. Eski Ahit (Tevrat ve Zebur) ve Yeni Ahit (İncil) bir arada (66 kitapçık veya kısım olarak) tek bir kitap oluşturmaktadır. Buna da Kitab-ı Mukaddes veya Kutsal Kitap denilir ve Hıristiyanlığın kutsal sayılan kitabıdır.

     

    İslamiyet inancında ise, prensip olarak, hem Eski Ahit (Tevrat ve Zebur) ve Yeni Ahit (İncil) hem de Kur’an Tanrı’nın Sözü kabul edilir. Ancak işin doğrusu Müslümanların çoğu, “Kutsal Kitap’ı (Tevrat, Zebur ve İncil) kabul ediyoruz” demelerine rağmen, gerçekte inanmamakta ve onu hiç okumamaktadırlar, çünkü Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini iddia ederler. Bu yüzden Müslümanların çoğu sadece Kur’an’ı okumaktadır.

     

    Kutsal Kitap’ın Değiştirildiği İddiası

     

    Kitab-ı Mukaddes’in gerçekten Allah tarafından verilen bir kitap olduğu fakat verildikten sonra insanlar tarafından değiştirilip asıl metninin artık yok edildiği iddia edilir. Bu düşünce ile uydurulan bir İznik Konseyi (İ.S. 325) öyküsüne göre İznik Konseyi’nde bilinçli bir şekilde İncil nüshalarının imha edildiğini ve sadece dört İncil’in seçildiğini anlatır. Bundan dolayı bazı Müslümanlar Tevrat, Zebur ve İncil’in orijinallerini kabul ettiklerini iddia ederler.

     

    Bu yorum şöyledir:

     

    “Hazreti Adem’den Yüce Peygamberimize (S.A.V.) kadar bütün peygamberler, Hakk katında tek din olan İslam’ın tevhit esaslarını tebliğ ettiler. Bu arada Hazreti İsa (A.S.) da bizim inandığımız tevhit esaslarını aynen ümmetine tebliğ etti; kendisine nazil olan İncil; Kuran’ımızdaki tevhit prensiplerinin aynını ifade eder… Fakat sonradan bazı kötü kişiler, Tevrat ve Zebur gibi İncil’i de tahrif ettiler, hurafelerle doldurup safiyetini bozdular. Biz Müslümanlar; İncil’in Hz. İsa’ya inen şekline iman ederiz. Bugünkü İncil’in bizim inandığımız saf ve tahrif olunmamış İncil’le, uzaktan-yakından hiçbir alakası yoktur.” Dr. Ali Kemal Belviranlı, İslam Prensipleri, Şuur Yayınları, Konya, 1961, s. 135.

     

    Acaba, “Bugünkü İncil’in orijinali ile uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur” iddiası doğru mudur? Bu konu çok önemlidir çünkü Müslümanların ve Hıristiyanların tüm tartışmaları bu tek nokta üzerine yoğunlaşmaktadır: “Kutsal Kitap değiştirildi mi?” Ne yazık ki İslam dünyasından biri bu konuyu objektif bir açıdan incelemek istese bile ya çok az fırsatı vardır, ya da hiç yoktur. Bir Müslüman bu konuyu araştırmak için fırsat bulsa bile, bu defa da diğer Müslümanlardan tepki görmekte ve insanın özünde var olan araştırıcı merak yanı yok edilmektedir.

     

    Eğer bir kimse sormadan ve araştırmadan bu tip iddiaları körü körüne benimsiyorsa, bu ne kadar güvenilir bir temeldir? Eğer Kutsal Kitap bozulmadıysa ve biz de bu konudaki gerçekleri araştırmadan “bozulmuştur” fikrini savunuyorsak, büyük bir günah işlemekle kalmayıp Allah’a da hakaret etmiş ve O’nu aşağılamış oluruz.

     

    Müslümanların iddia ettiği gibi Hıristiyanlığın Kutsal Kitap’ı değiştirilmiş midir? Eğer bu iddiaların yanlış olduğu ispatlanırsa, o zaman gerçeği kabul etmek gerekir. Kaldı ki, Müslümanların kendi kitapları da Kitab-ı Mukaddes’i desteklemekte ve ona tanıklık etmektedir. Eğer bir inançta var olmayan bir kavram, daha sonra bir yalan olarak inanca katılırsa, inanca bir fayda değil, sadece zarar getirir. Öyleyse, İslam’ın da emrettiği gibi doğruyu ve gerçeği aramak ve bulmak tüm Allah’a inananların görevidir.

     

    “Tanrı’nın Sözü değiştirilebilir mi?” İşte bu küçük kitapta Hıristiyan ilahiyatçılar açısından bu sorunun cevabını bulmaya çalışacağız. Hem Tevrat, hem İncil, hem de Kuran’a bakacağız.

     

    Eski Ahit’in Kendi Kendisini Kanıtlaması

     

    Tanrımız nasıl bir Tanrı’dır? Devamlı fikir değiştiren keyfi tutumlara sahip biri mi, yoksa sözüne ve Kendisine güvenilen en üstün Varlık mıdır? Bu soruların yanıtını ilk etapta eski kitaplardan arayalım. Eski Ahit’te Tanrı’nın çok önemli bir sıfatı olan değişmezlik ilkesini görürüz:

     

    “Çünkü ben RAB, ben değişmem.” (Tevrat: Malaki 3:6)

     

    Kutsal kitaplarda Tanrı’nın Sözü’nün değişmeyeceğini veya değiştirilemeyeceğini defalarca bulmak hiç de şaşırtıcı değildir. Eski Ahit’i okumaya devam edelim: “…tüm buyrukları kesindir, ebediyen geçerlidir, doğruluğa ve gerçeğe uygundur.” (Zebur: Mezmur 111:7-8)

     

    “Çoktan beri şahadetlerinden bildim ki, sen onları ebediyen kurdun.”

     

    (Zebur: Mezmur 119:152)

     

    “Sözünün topu hakikattir; ve her adaletli hükmün ebedidir.”

     

    (Zebur: Mezmur 119:160)

     

    İncil’in Kendi Kendisini Kanıtlaması

     

    Geçen sayfadaki kanıtla tutarlılık gösteren aynı gerçeği Yeni Ahit’te de buluruz. İsa Mesih şöyle dedi:

     

    “Kutsal Yasa’yı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim. Size doğrusunu söyleyeyim, gök ve yer ortadan kalkmadan, her şey gerçekleşmeden, Kutsal Yasa’dan ufacık bir harf ya da bir nokta bile eksilmeyecek.”

    (İncil: Matta 5:17-18)

     

    “…Kutsal Yazı da geçerliliğini yitirmez.” (İncil: Yuhanna 10:35).

     

    “Kutsal Yasa ve peygamberlerin devri Yahya’nın zamanına dek sürdü. O zamandan bu yana Tanrı’nın Egemenliği müjdeleniyor ve herkes ona zorla girmeye çalışıyor. Gök ve yerin ortadan kalkması, Kutsal Yasa’nın ufacık bir noktasının yok olmasından daha kolaydır.” (İncil: Luka 16:16-17)

     

    “Çünkü ölümlü değil, ölümsüz bir tohumdan, yani Tanrı’nın diri ve kalıcı olan sözü aracılığıyla yeniden doğdunuz. Nitekim ‘Bütün insan soyu bir ota benzer. Tüm yüceliği de kır çiçeği gibidir. Ot kurur, çiçeği düşer. Ama Rabbin sözü sonsuza dek kalıcıdır.’ İşte size müjdelenmiş olan söz budur” (İncil: 1. Petrus 1:23-25).

     

    “Gök ve yer ortadan kalkacak, ama benim sözlerim asla ortadan kalkmayacaktır” (İncil: Matta 24:35).

     

    Tanrı’nın ve Tanrı Sözü’nün evrensel değişmezlik ilkesine örnek olması açısından aşağıdaki ayetlerde Kutsal Kitap’tan Tanrı’nın tanıklığına bakalım: “Şeriata ve şahadete! Eğer bu söze göre söylemezlerse, gerçek onlar için tan ışığı olmaz.” (Tevrat: Yeşaya 8:20)

     

    “Peygamberlerin ruhları peygamberlerin denetimi altındadır. Çünkü Tanrı, karışıklık değil, esenlik Tanrısı’dır.” (İncil: 1. Korintliler 14:32-33)

     

    Bu ayetler, gerçeği arayan tüm saygın insanlar için çok anlamlıdır, çünkü önemli bir prensipten bahsederler. Tanrı tarafından önce gönderilen peygamberlerle sonra gelen peygamberlerin sözleri uyum içinde olmalıdır. Öyle ki, eğer peygamberler mesajlarını aynı Tanrı’dan alıyorlarsa, Tanrı’nın gerçek peygamberleri birbirleriyle çatışmamalıdır, çünkü Tanrı karışıklık değil, esenlik Tanrısı’dır. Eğer sonra gelmiş bir peygamberin sözleri, daha önceki peygamberlerin sözleriyle çatışıyorsa bu, daha sonra gelenin sözlerinin kaynağının farklı olduğunu gösterir. Kuran’da da bu önemli prensip göz önünde tutulmakta ve bu prensip ayetlerle desteklenmektedir.

     

    “(Ey Muhammed), sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir (onlara da böyle şeyler söyleniyordu).”

    (Kur’an: Fussilet 41:43)

     

    “‘Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Musa ve İsa’ya verilene ve (diğer) peygamberlere Rab’leri tarafından verilene inanırız; onlar arasında bir ayrım yapmayız, biz Allah’a teslim olanlarız.’ deyin.” (Kur’an: Bakara 2:136)

     

    Kutsal kitaplarda Tanrı’nın sözlerinin değişmeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini açıkça gösteren daha birçok ayet vardır. Ama şimdi sevgili Müslüman arkadaşım, sizin yararınız için Kutsal Kitap hakkında Kur’an’ın ne dediğine bakalım.

     

    Tanrı’nın Kitab-ı Mukaddesi’ni Reddetmek Büyük Günahtır

     

    Kur’an’a göre, Müslümanların Tanrı tarafından gönderilmiş olan Tevrat, Zebur ve İncil’e tam anlamıyla iman etmeleri şarttır. Bu konudaki en ufak bir inkâr Tanrı’yı reddetmek ve kâfirlik anlamına gelir.

     

    “Gerçekten Tevrat’ı biz indirdik, onda yol gösterme ve nur vardır… Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte kâfirler onlardır!” (Kur’an: Maide 5:44)

     

    “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar, yoldan çıkmışlardır.” (Kur’an: Maide 5:47)

     

    “Sana Kitabı hak ile ve kendinden öncekini doğrulayıcı olarak indirdi. Bundan önce de insanlara doğru yolu göstermek için Tevrat ve İncil’i indirmişti. (Doğruyu ve eğriyi birbirinden) ayırt eden (Kitaplar)ı da indirdi. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler için mutlaka çetin bir azap vardır. Allah daima üstündür ve öç alandır.” (Kur’an: Al-İmran 3:3-4)

     

    Eğer Tevrat ve İncil, Hz. Muhammed’in yaşadığı dönemde gerçekten bozuk ve değiştirilmiş olsaydı, Kur’an niçin Hıristiyan ve Yahudilere kendi öz kitaplarına yönelmelerini ve bütün problemlerini kendi kitaplarından halletmelerini tavsiye etsin? Bu sorunun cevabını size bırakıyoruz.

     

    Kuran Yahudileri Yanlış Yorumlamakla Suçluyor

     

    Daha önce gördüğümüz gibi, Tevrat, Zebur ve İncil’e göre Allah’ın Sözü değiştirilemez. Kuran da bu fikre tamamen katılmaktadır. Ayrıca Kur’an’da İncil’in ve Tevrat’ın metinlerinin değiştirildiğini belirten hiçbir ayet yoktur! Bu konuda Kur’an’ın anlamını çarpıtan bazı Türkçe meallerinden sakınmak gerekir. Bu mealler Kuran’ın aslında bulunmayan bir sürü ilave yaparak Tevrat’la İncil metnine iftira ediyor. Kuran’ın aslında

     

    İncil ya da Tevrat metninin değiştirildiğine dair tek bir ayet olmadığını önemle belirtiyoruz. Gerçi Yahudiler, Tevrat’ı yanlış yorumlamak ve kendi istedikleri doğrultusunda anlamlar çıkarmakla suçlanıyorlar ancak, Tevrat’tan bir tek harf bile değiştirilmiş olduğu iddia edilmiyor. Yapılan suçlama sadece yorumlama ile ilgilidir.

     

    “Onlardan bir grup var ki, Kitap’ta olmayan bir şeyi, siz Kitap’tan sanasınız diye dillerini Kitap’a eğip büker (uydurdukları sözleri, vahiymiş gibi göstermek için kelimeleri dillerinde bükerek okur, onları, kitabın sözlerine benzetmeğe çalışır)lar ve: ‘O Allah katındandır.’ derler. Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” (Kur’an: Al-i İmran 3:78)

     

    “…onlar Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar, haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Ve çünkü onlar isyan etmişlerdi, haddi aşıyorlardı. Ama hepsi bir değildir. Kitab’lılar içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır.” (Kur’an: Al-i İmran 3:112-113)

     

    “Musa kavminden bir topluluk da var ki gerçeğe götürürler ve onunla adalet yaparlar.” (Kur’an: A’raf 7:159)

     

    Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi, bir kısım Yahudiler, Tevrat’ın ayetlerini inkâr etmekle suçlanırken, diğer Yahudilerin Tevrat’a sadık kalmış oldukları açıkça bellidir.

     

    Eğer Tevrat tahrif edilmiş olsa idi, Allah’a bağlılığını sürdüren bu grup var olamazdı. Yani, o zamanda dahi, Kitab-ı Mukaddes değiştirilmemiş halde duruyordu. Kolaylıkla görülebilir ki, bazı Yahudilerin ayetleri kendi çıkarlarına uygun olarak yorumlamalarına rağmen, Tanrı Sözü’nün hiçbir insan tarafından değiştirilemeyeceği Kuran’da açıkça belirtilmiştir.

     

    İşin ilginç yanı, aynı konuda, İncil de Yahudilerin yaramazlıklarından bahsetmesine karşın, bu Tanrı’nın güvenilirliğine gölge düşürmez:

     

    “Peki, Yahudilerden bazıları güvenilmez çıktılarsa ne olur? Onların güvenilmezliği Tanrı’nın güvenilirliğini ortadan kaldırır mı? Kesinlikle hayır! Her insan yalancı olsa da, Tanrı’nın doğru olduğu bilinmelidir. Yazılmış olduğu gibi: ‘Öyle ki, sözlerinde doğru çıkasın ve yargılandığın zaman davayı kazanasın.'” (İncil: Romalılar 3:3-4)

     

    Kuran’ın Hıristiyanlar’a Bakışı

     

    İşin diğer bir ilginç yanı da, Kuran’da Yahudiler Tevrat’ı yalan veya yanlış yorumlamakla suçlanırken, Hıristiyanlar için tahrifle ilgili hiç bir suçlama olmamasıdır. Tam tersine Kur’an, aşağıdaki ayetlerle Hıristiyanlığı desteklemektedir:

     

    “…İnananlara sevgice en yakınları da ‘Biz Hıristiyanlarız.’ diyenleri bulursun. Çünkü onların içlerinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (Kur’an: Maide 5:82)

     

    “İnananlar, Yahudiler, sabiiler ve Hıristiyanlar(dan) Allah’a ve ahiret gününe inanan ve iyi işler yapanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (Kur’an: Maide 5:69)

     

    “İncil sahipleri, Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse işte onlar, yoldan çıkmışlardır.” (Kur’an: Maide 5:47)

     

    “Allah demişti ki: ‘Ey İsa, ben seni öldüreceğim, bana yükselteceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları ta kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstünde tutacağım.” (Kur’an: Al-i İmran 3:55)

     

    Objektif ve önyargısız olarak incelenirse Hıristiyanlar hakkında destekleyici birçok ayet bulunabilir. Bunun yanında suçlamalar da söz konusudur tabii ki. Bunlardan biri Allah’ın rızasını kazanmak için oluşturulan, ancak daha sonra bozulan ruhbanlık olayı ile ilgilidir (Kur’an: Hadid 57:27).

     

    Zaten Hıristiyanların büyük bir kısmı da ruhban sınıfının yanlışlarını kabul etmekte ve bu sınıfın var olmaması gerektiğine inanmaktadırlar. (Bu gerçek ve Rabbe bağlılığını koruyan grup tüm dünyada genel olarak Protestan adı ile bilinir.) Var olan ruhban sınıfı da Allah’ın mesajını değiştirecek veya Allah’ın isteğini engelleyecek güce sahip değildir ve kendi yanlışları sadece kendilerini bağlar. Kur’an’ın tanıklık ettiği gerçek imanlı Hıristiyanların varlığı aynı zamanda Kutsal Kitap’ın aynen mevcut olduğunun da kanıtıdır. Nasıl ki zayıf imanlı Müslümanların varlığı İslam’ı bozamıyorsa, zayıf imanlı (sözde) Hıristiyanların var olması da gerçek Hıristiyanlığa zarar veremez. Bundan dolayı Kuran’ı iyi inceleyen her Müslüman, Hıristiyanlık hakkında daha gerçekçi ve daha olumlu yargılara ulaşmaktadır.

     

    Hz. Muhammed Kitab-ı Mukaddes’i (Tevrat, Zebur, İncil) Kabul Ediyordu

     

    Aşağıdaki ayetlere göre, Hz. Muhammed ve tüm Müslümanlar Kutsal Kitap’ı tamamen kabul ediyorlardı.

     

    “Resul, Rabbinden kendisine indirilene inandı, müminler de. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı. ‘Onun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.’ (dediler). Ve dediler ki: ‘İşittik, itaat ettik!'” (Kur’an: Bakara 2:285)

     

    “Kitap’ın hepsine inanırsınız.” (Kur’an: Al-i İmran 3:119)

     

    “De ki: ‘Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e İsmail’e, İshak’a, Yakup’a ve torunlara indirilene; Musa’ya İsa’ya ve peygamberlere Rab’leri tarafından verilene inandık; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz O’na teslim olanlarız.'” (Kur’an: Ali İmran 3:84)

     

    Kutsal Kitap Hz. Muhammed’in Zamanında da Sapasağlam Mevcuttu

     

    Eğer bir kimse Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini iddia ediyorsa, bunun ne zaman olduğunu açıklamalıdır. Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini iddia edenler, bunun ancak Kuran’dan sonraki dönemlerde yapıldığını iddia edebilirler, çünkü Kur’an’da açıkça bellidir ki; İncil ve Tevrat’ın aslı Hz. Muhammed’in zamanında kaybolmamıştır. Bunu Kur’an’daki şu ayetlerden anlıyoruz:

     

    “İçinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat yanlarında dururken seni nasıl hakem yapıyorlar da ondan sonra da dönüyorlar (verdiğin hükme razı olmuyorlar?)…” (Kur’an: Maide 5:43)

     

    “Yahudiler: ‘Hıristiyanlar, bir temel üzerinde değiller,’ dediler. Hıristiyanlar da: ‘Yahudiler bir temel üzerinde değiller,’ dediler. Oysa hepsi de Kitabı okuyorlar…” (Kur’an: Bakara 2:113)

     

    “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline (yani meseleyi bilen, eski Kitap sahiplerine) sorun. (Kur’an: Enbiya 21:7)

     

    “Eğer sen, sana indirdiğimizden kuşkuda isen, senden önce Kitap okuyanlara sor… Ve sakın Allah’ın ayetlerini yalanlayanlardan olma, yoksa ziyana uğrayanlardan olursun.” (Kur’an: Yunus 10:94-95)

     

    “De ki: ‘Doğru iseniz, Tevrat’ı getirip okuyun.'” (Kur’an: Al-i İmran 3:93)

     

    “Bilmiyorsanız zikir ehline (bilen Kitap ehline) sorun.” (Kur’an: Nahl 16:43)

     

    Bu Kuran ayetlerinden de anlaşılıyor ki, Tevrat ve İncil Hz. Muhammed’in zamanında bozulmamış durumdaydı. Aksi halde Allah, Hz. Muhammed’e “Bir şüphen varsa, senden önce kitap okuyanlara sor” demezdi. Hz. Muhammed’in tahrif edilmiş bir kitaba müracaat etmesinin ne demek olduğunu düşünmek gerekir.

     

    Kuran’ı inceledikçe, şu sonuçlar ortaya çıkıyor:

     

    1. Kuran, Kutsal Kitap’ı tasdik etmek için gönderilmiştir.

     

    2. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur.

     

    3. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler kâfirlerdir.

     

    4. Hz. Muhammed’in zamanında Kutsal Kitap sapasağlam mevcuttu.

     

    5. Hz. Muhammed Kutsal Kitap’ın tümüne iman etmişti.

     

    6. Allah aynı imanı tüm Müslümanlardan da istemişti.

     

    Hiç kimse Kur’an’a dayanarak, “Kitab-ı Mukaddes değiştirildi” diyemez. Kur’an’a göre, böyle bir kişi hem yalancı, hem de kâfirdir. Onların Allah’ın Sözü hakkında söyledikleri değersiz ve büyük günaha götüren çok yanlış sözlerdir.

     

    Tanrı’nın Hâkimiyeti

     

    “Tevrat, Zebur ve İncil değiştirildi” diyenler Tanrı’nın hâkimiyetine karşı gelmiş bulunuyorlar. Onlara birkaç önemli soru sormak istiyoruz: Tanrı güvenilir midir, değil midir? Tanrı Kendi sözünü koruyabilir mi, koruyamaz mı? Yoksa Tanrı aciz midir? Tanrı insanlarla dalga mı geçiyor?

     

    Allah’ın dünyayı yaratmaktan daha da önemli olan eseri Kutsal Kitap’tır. “Kutsal Kitap değiştirildi” diyenlere şunu soruyoruz: Hırsız Şeytan, Allah’ın bu üç kitabını (Tevrat, Zebur ve İncil) çalarken, onları bozup değiştirirken ve tahrif edip yok etmeye çalışırken:

     

    Yüce Allah derin uykular içinde mi uyukluyordu?

     

    Allah’ın aklı yok muydu?

     

    Allah, Tevrat, Zebur ve İncil verildikten sonra derin uykuya mı yatmıştı?

     

    Sonra da Kuran’ın zamanında mı güçlenip, akıllanmış ve uykusundan uyanmıştı?

     

    Allah’a inanan hiçbir insanın kabul etmeyeceği bu tür sözler elbette ki çok saçma sözlerdir! Ancak Kutsal Kitap’ın değiştirildiğini iddia edenler neredeyse bu sözler kadar saçma iddialarda bulunmakta ve Yüce Allah’ı aciz gösterecek ifadeler kurmaktadır. Hiçbir varlık Allah’ın kudretine sahip değildir ve yine hiç kimse O’nun Sözlerini değiştirebilecek güçte değildir. Allah Kendisine acizlik yüklenmesinden ve kendisiyle dalga geçilmesinden hiç hoşlanmaz ve Allah insanlarla dalga geçmez.

     

    Tabii ki bu sözler Tanrı imajını tamamen zedeleyen ve Tanrı’ya yakışmayan görüşlere inanmayı öngören sözlerdir. Allah inancına sahip olan bütün mantıklı ve duyarlı insanlar şüphesiz bu saçma sözlere doğru cevabı verecektir. Öyleyse:

     

    a) Eğer Tanrı, kutsal sözlerini ve insanlara yönelik mesajını insanların değiştirmelerini istemiyorsa,

     

    b) Ve eğer Tanrı kutsal sözlerini ve mesajını koruyabilecek güçteyse,

     

    o zaman Tanrı, Kendi sözünün insanlar tarafından değiştirilmesine müsaade etmez. Doğal ve doğru olan şey, Tanrı’nın insanlara yönelik mesajını korumasıdır. Bu sebeple, varılması gereken sonuç kısaca şudur: Tanrı’nın ilham ettiği Tevrat, Zebur ve İncil ve onların içerdiği mesaj:

     

    a) değiştirilmedi,

     

    b) değiştirilemeyecek,

     

    c) ve asla değiştirilemez.

     

    Tanrı’nın tüm şerefi ve hâkimiyeti O’nun Kendi kutsal sözlerine bağlıdır. İnsanlar kendi eserlerini korumayı ve saklamayı bildikleri gibi, Yüce Allah da sonsuz gücüyle Kendi şerefi olan eserini, Kutsal Kitap’ını korur. Allah, insan gibi hakkını aramak için mahkemeye koşmaz. Ama, böyle bir teşebbüste bulunmak isteyenleri Kendi yüce kudretiyle önlediği gibi, onlara gerçekten ceza vermesini de bilir. Yine Yüce Allah, kendi Kitap’ını bozmak isteyenleri cezalandıracağını bildirerek şöyle emrediyor:

     

    “Size emretmekte olduğum söze bir şey katmayacaksınız ve ondan eksiltmeyeceksiniz, ta ki, Allahınız RABBİN, size emretmekte olduğum emirlerini tutasınız.” (Tevrat: Yasanın Tekrarı 4:2)

     

    “Sana emretmekte olduğum her şeyi yapmak için tutacaksın, üzerine bir şey katmayacaksın ve ondan eksiltmeyeceksin.” (Tevrat: Tesniye 12:32)

     

    “Allahın her sözü denenmiştir. Kendisine sığınanlara kalkandır. Onun sözüne bir şey katma, yoksa seni tedip eder, ve yalancı çıkarsın.” (Zebur: Süleyman’ın Meselleri 30:5-6)

     

    “Bu kitaptaki peygamberlik sözlerini duyan herkesi uyarıyorum! Eğer bir kimse bu sözlere bir şey katarsa, Tanrı da bu kitapta yazılı belaları ona katacaktır. Eğer bir kimse bu peygamberlik kitabının sözlerinden bir şey çıkarırsa, Tanrı da bu kitapta yazılı yaşam ağacından ve kutsal kentten ona düşen payı çıkaracaktır.” (İncil: Vahiy 22:18-19)

     

    Tanrı’nın Merhameti

     

    İddiaya göre Allah’ın Kutsal Kitap’ı (Tevrat, Zebur ve İncil) bozulmuş veya kaybolmuşsa, o devirlerde yaşayan insanlar acaba nasıl yaşadılar? Allah’ın vahiyleri bir devirde yok olursa, o devir insanlarının doğru yolda yürümesi imkânsız olur. Tarihte biliniyor ki;

     

    Tevrat İ.Ö. 15. yüzyılda,

     

    Zebur (Mezmurlar) İ.Ö. 10. yüzyılda,

     

    Eski Ahit peygamberlerinin son kitabı (Malaki) İ.Ö. 4. yüzyılda,

     

    İncil de İ.S. 1. yüzyılda vahyedilmiştir.

     

    Eğer bu kitapların metni değiştirilmiş ya da vahyedilmesinden sonra tümüyle kaybolmuşsa ve tek geçerli kitap Kuran ise, çok kısa dönemler hariç, 2.000 yılı aşkın bir müddet boyunca insanlar manevi bir karanlık içinde kalmış ve Allah en azından altı yüzyıllık bir dönemde ölen milyonlarca insanın karanlıkta kalmasına bilerek izin vermiş demektir. Allah, vahiylerini bir asır bile tahriften koruyamamış olsaydı, ne kadar aciz ya da merhametsiz bir Tanrı olurdu! Hâlbuki Allah’ımız böyle değildir.

     

    İncil’den

     

    “Kurtarıcımız Tanrı… tüm insanların kurtulmasını ve gerçeğin bilincine erişmesini ister.” (İncil: 1. Timoteyus 2:3-4)

     

    “Bazılarının gecikmiş saydığı gibi Rab, vaadini yerine getirmekte gecikmez; ama size karşı sabrediyor. Çünkü hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbeye gelmesini istiyor.” (İncil: 2. Petrus 3:9)

     

    “Çünkü Tanrı şöyle dedi: ‘Seni asla terk etmem, seni asla bırakmam.'” (İncil: İbraniler 13:5)

     

    Kur’an’dan

     

    “De ki, ‘Lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Allah'(ın lütfu) geniştir, (O her şeyi) bilendir. Rahmetini dilediğine has kılar. Allah, büyük lütuf ve kerem sahibidir.” (Kur’an: Al-i İmran 3:73-74)

     

    “Alemlerin Rabbi (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamdolsun. (O), Rahman’dır, Rahimdir. (Kur’an: Fatiha 1:1-2)

     

    Allah’a iman etmeyenler için O’nun mukaddes kitaplarının değiştirilebileceğini, hatta yok edilebileceğini söylemek belki zor değildir. Fakat hem “Allah’a inanıyorum,” hem de “Tevrat, Zebur ve İncil değiştirildi” diyenler, inanılmaz bazı mantık hatalarına düşerler:

     

    1) Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların inanışına göre Allah her şeye kadirdir.

     

    2) Allah merhametlidir, mukaddes kitaplarını insanlara doğru yolu göstermek için vahyetti. Fakat eğer Tanrı’nın Sözü değiştirilebilirse, şu iki sonuçtan birini kabul etmek zorundayız:

     

    a) Allah, kitaplarının yok edilmesini önlemekten (haşa) acizdir (ve böylece gerçekten her şeye kadir olamaz).

     

    b) Yahut, Allah insanlara doğru yolu göstermeye yalnız ara sıra önem verir; şöyle ki, O’nun kitapları değiştirilir ve böylece insanlar doğru yoldan saparlarsa, O bununla pek ilgilenmez, başka bir deyimle merhametsizdir (yine haşa!) Allah-u Teala bu tür iftiralardan münezzehtir. Başka bir mantık hatası da, İslami iddiaya göre Kuran’ın tek bir harfi bile değişmezken Kutsal Kitap’ın değişmiş olduğunu iddia etmektir. Bunun gerçek nedeni hem Kuran’ı hem Kutsal Kitap’ı bilmeyenlerin önyargılı tutumlarıdır, çünkü bu tür iddialarının sağlam bir temeli yoktur. Konuya önyargısız bir şekilde bakmak zor olabilir, ama eğer Tanrı’nın sonsuz gerçeklerini yürekten kavramak istiyorsak, önyargısız olmak ve yanlış düşüncelerden vazgeçmek zorundayız. Bir kimsenin Tanrı’nın Kutsal Kitap’ını okumadan, “Tanrı’yı tanıyorum” demesi büyük yanlıştır. Sadece ve sadece kendisini büyük bir günaha götürür.

     

    Tanrı’yı tanımak isteyen ve O’nu arayan her insan Kutsal Kitap’ı okumalıdır. Çünkü Tanrı Kendisini Kutsal Kitap’ta, yarattığı diğer tüm şeylerden daha açık ve daha gerçek olarak göstermektedir. O’nu arayan bir yürekle ve açık fikirle Kutsal Kitap’ı okumak, Tanrı’yı tanımayı ve gerçek huzura kavuşmayı sağlar.

     

    Kitab-ı Mukaddes’te ve Kur’an’da yaptığımız incelemeler sonucunda Tanrı’nın Sözü’nün değiştirilemeyeceğini ifade ettik. İ.S. 632 civarında meydana gelmiş olan Kur’an, Kitab-ı Mukaddes’in (Tevrat, Zebur, İncil) değiştirilmediğine şahadet eder. Kitab-ı Mukaddes’in kendisi de Tanrı’nın Sözü’nün değiştirilemeyeceğine ve değişmeyeceğine şahadet eder. Ayrıca, İslam’dan yüzyıllarca önce kaydedilmiş olan eski el yazmaları da Kutsal Kitap’ın değiştirilmediğine şahitlik ederler. Şimdi, Tanrı’nın Kendi Sözü’nü koruduğuna dair birkaç tarihi delile bakalım.

     

    Eski Ahit: El Yazmalarının Tanıklığı

     

    (Tevrat, Zebur ve diğer Peygamberler)

     

    39 Kitapçık veya Kısım Eski Ahit: İ.Ö. 425 civarında tamamlandı. Eski Ahit İ.Ö. 1440-425 yılları arasında İbranice ve Aramice olarak kaydedilmiştir. Günümüze kadar gelen birçok İbranice el yazması vardır. Bu el yazmaları “Masoretik Metin” olarak bilinirler. Masorete (Mazorit)ler son derece özen göstererek Eski Ahit’in metnini kontrol edip korumak görevini üstlenen bir Yahudi heyetti. Aşağıda sıralanmış olan bu İbranice el yazmaları günümüzde de halen varlığını sürdürmektedir:

     

    Kahire Kodeksi İ.S. 895 İngiliz Müzesi, Londra.

     

    Peygamberlerin Kodeksi İ.S. 1008 Leningrad

     

    Babylonicus Petropalitanus Kodeksi İ.S. 1008 Leningrad

     

    İngiliz Müzesi Kodeksi, İ.S. 950 İngiliz Müzesi, Londra.

     

    Samiriyelilerin Tevrat’ı İ.S. 100-200 Samiriye

     

    Bütün bu eski metinleri karşılaştırdığımız zaman her şeyin aynı olduğunu görürüz; herhangi bir değişiklik bulunmamaktadır. Tanrı’nın Sözleri sabit bir şekilde durmaktadır.

     

    Lut Denizi Tomarları

     

    1947-1956 yılları arasında Lut Denizi etrafındaki mağaralarda birçok eski İbranice tomar bulundu. Tomarların bulunduğu yer nedeniyle bu belgeler Lut Denizi Tomarları olarak adlandırıldı. Bu tomarlar 20.000’den fazla el yazması parça ve 100’den fazla Kutsal Kitap’tan oluşmaktadır. Bu muazzam kütüphane İ.S. 68 civarında Esseniler denilen bir tarikat tarafından kurulmuştur ve bu kütüphane Eski Ahit’in büyük bir bölümünü içermektedir.

     

    Esseniler, Ferisiler ve Sadukiler gibi yoldan çıkmış bir tarikat değil; Allah’a ve O’nun sözlerine bağlılıklarını sürdüren ve kutsal yazıları çok titiz olarak korumaya çalışan bir tarikattı. Esseniler diğer tarikatlardan uzak dururlardı ve zamanlarının yarısını da kutsal yazıların el yazmalarıyla çoğaltılmasına ayırırlardı.

     

    Bu nüshaların yazılması İ.Ö. üçüncü yüzyıl ile İ.S. 68 arasındaki tarihlere ait olduğu halde, bu Eski Ahit metinleriyle 1008 tarihli Leningrad Kodeks Masoretik Metni arasında manayı değiştirecek bir fark yoktur. Demek ki, Eski Ahit’imiz (Tevrat ve Zebur) çok güvenilirdir. Bu “Lut Denizi Tomarları” bugün İsrail’de “Shrine of the Book” adlı bir müzede sergilenmektedir. Dileyen herkes bu tomarları görebilir.

     

    Septuagint

     

    Septuagint, İ.Ö. 280: Elimizdeki Eski Ahit metnine tanıklık eden diğer bir kaynak da “Septuagint” (Septuacint)tir. İ.Ö. birinci ve üçüncü yüzyıllar arasında Mısır’daki İskenderiye kentinde Yunanca bilen Yahudilerden oluşan bir heyet Eski Ahit’i asıl İbranice orijinalinden Yunancaya çevirdi. Bu heyeti oluşturan kişilerin sayısı 72 olduğu için, bu çeviriye “Yetmişler” anlamına gelen “Septuagint” adı verildi. İ.S. birinci yüzyılda Yunanca “dünya dili” haline gelmişti. İsa Mesih’in havarileri

     

    Yunanca konuşuyorlardı ve bu çeviriyi kullanmışlardı. Yeni Ahit’in (İncil’in) metninde yer alan Eski Ahit’e ait 18 ayrı alıntının Septuagint’ten aktarılmış olması bu çeviriye ne kadar güvenildiğine dair bir delildir.

     

    Sonuç olarak, Eski Ahit metni tarih boyunca şekil veya içerik açısından değişikliklere uğramamıştır. Var olan kelime farklılıkları dönemin dil gelişimine göre yapılmış düzeltmeler ve imla gelişmeleridir (örneğin, 15. yy. Türkçe bir metindeki “dinilürse” kelimesinin bugünkü imlaya uyarlanarak “denilirse” olarak yazılması gibi). Bu düzeltmeler Eski Ahit’in düsturlarının hiç birisini etkilemez. Tanrı’nın insanlığa verdiği ilk mesaj Eski Ahit’te hâlâ aynen durmaktadır.

     

    “Ot kurur, çiçek solar; fakat Allahımız’ın sözü ebediyen durur.” (Tevrat: Yeşaya 40:8)

     

    Yeni Ahit (İncil): El Yazmalarının Tanıklığı

     

    (İncil – 27 Kitapçık veya Kısım)

     

    Yeni Ahit (İncil) İ.S. 45 – 96 arasında Yunanca (veya eski Yunan dili Grekçe) olarak yazıldı ve bugün yaklaşık 5.000′ den fazla eski el yazması hâlâ mevcuttur. Bunların büyük bir kısmı da İslamiyet’ten yüzyıllarca önce yazılmıştır. Bunlardan en eski ve en değerli birkaç örnek şunlardır:

     

    John Rylands Papirüsü, İ.S. 117-138: John Rylands Üniversite Kütüphanesi, Manchester, İngiltere.

     

    Chester Beatty Papirüsleri, İ.S. 200-250: Chester Beatty Kütüphanesi, Dublin, İrlanda; Viyana, Avusturya; Michigan Üniversitesi, A.B.D.

     

    Bodmer Papirüsleri, İ.S. 200-250: Vatikan Kütüphanesi, Roma; Cenevre, İsviçre.

     

    Alexandrinus Kodeksi, İ.S. 400: İngiliz Müzesi.

     

    Ephraeme Kodeksi, İ.S. 400: Biblioteque Nationale, Paris.

     

    Beazae Cantabrigiensis Kodeksi, İ.S. 450, Cambridge Kütüphanesi, İngiltere.

     

    Washingtonesis Kodeksi, İ.S. 450-550, Washington D.C.

     

    Oxyrhyncus Papirüsü, İ.S. 200-300, Mısır’daki Bahnasa’da yeni bulunmuştur.

     

    Daha yüzlerce eski metin hâlâ mevcuttur. Kısaca, ikinci ve altıncı yüzyıl arasındaki döneme ait yazılan Yeni Ahit (İncil) kısımlarının Grekçe (eski Yunan dili) yazılmış birçok nüshası şu anda da mevcuttur. Bunların en önemli ve geçerlisi, dördüncü ve beşinci yüzyıla aittir; özellikle Londra’da bulunan Sina Dağı Kodeksi ile hemen hemen aynı tarihe ait olan Vatikan Kodeksi çok önemlidir. İkinci ve üçüncü yüzyıla ait olan papirüs el yazması kitaplardan söz ettik, çünkü bunlar Yeni Ahit metninin ilk tanıklarıdır ve İznik Konseyi’nden (İ.S. 325’ten) çok önceki bir döneme aittir.

     

    Sina Dağı Kodeksi, İ.S. 350: İncil’in tamamını ve Eski Ahit’in büyük bölümünü içerir. 1844’te Sina dağında, St. Catherines Manastırı’nda Tischendorf adlı bilgin tarafından bulundu. İngiliz Müzesi, Londra.

     

    Vatikan Kodeksi, İ.S. 325 – 350: Yunanca yazılmış Eski ve Yeni Ahit’ten büyük bölümler içerir. Vatikan Kütüphanesi, Roma.

     

    Yukarıdaki tüm eski metinlerde aynı gerçek açıklanıyor. Tanrı’nın daha önceki mesajı apaçık bir şekilde olduğu gibi durmaktadır. Anlamı değiştirmeyen imla düzeltmeleri dışında hiçbir farklılık yoktur ve tüm bu metinlerin mesajı tamamen aynıdır.

    Nüshaların Güvenilirliği

     

    Daha önce belirttiğimiz gibi Yeni Ahit’in (İncil’in) binlerce eski kopyası vardır. Bunların yazıldığı tarih ile Yeni Ahit’in ilk yazıldığı tarih arasında geçen zaman süresi çok kısadır. Dolayısıyla, Yeni Ahit’in metni aynı dönemden gelen tüm diğer kitaplardan daha sağlam ve daha güvenilirdir çünkü daha çok metinleri mevcut bulunmaktadır ve bunların yazıldığı tarih, orijinallerine daha yakındır. Kuran’ın mevcut olan en eski nüshasının 9. yüzyıla ait olması da göstermektedir ki, İncil’in en eski nüshaları aslına

     

    Kuran’dan daha yakın tarihlidir. Günümüze kadar gelmiş olan 5.000′ den fazla Yunanca el yazması da öğretiş bakımdan tam bir tutarlılık içindedir. Tüm bu el yazmalarının içerdiği müjde ve İsa’nın Tanrı’nın Oğlu (fiziksel olarak değil, ruhsal olarak) olduğu ifadesinde hiçbir farklılık veya değişiklik yoktur.

     

    Diğer Eski Çeviriler

     

    İncil’in İ.S. ilk altı yüzyılda (yani İslamiyet’ten önce) yapılan ve hâlâ mevcut olan Latince, Süryanice, Kıptice, Ermenice, Gotça ve Gürcüce tercümeleri vardır. Çeviri hataları hariç, bunların hepsi asıl Grekçe İncil’den farksızdır. Çoğu İ.S. 3. ile 7. yüzyıl arasındaki döneme ait, yaklaşık 9.000 tane Yeni Ahit çevirisi mevcuttur. Bu çevirilerden 8.000 tanesi Latince, diğer 1.000 tanesi çeşitli dillerdendir.

     

    “Lectionaries”

    (Ayin için kullanılan yardımcı kitap

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/hristiyanlik/kutsal-kitap-degistirildi-mi/

  • Hristiyan Olmak İçin Ne Yapmalıyım?

    Hıristiyan olmak bir futbol takımından bir başka takıma geçmek ya da falanca siyasi partiden usanıp öbürüne geçmek gibi bir taraf tutma meselesi değildir.

     

    Hıristiyan olmak İsa’yı örnek almak, O’nun buyruklarına uymak ve ona yakışan, İsa’nın yaşadığı günahsız hayatı amaçlayan bir yaşam sürmeyi arzu etmek, buna kesin karar vermektir. Ancak bu yeterli değildir, çünkü bu bir iman sorunudur. Kutsal Kitap’ın Rab’bin sözü olduğuna ve onda yazılanların doğru ve güvenilir olduğuna yürekten iman etmek gerekir. Eğer Kutsal Kitap, İsa için, “o çarmıhta bizim günahlarımız için öldü” diyorsa ve buna inanmanız güç gibi görünüyorsa bu konuları araştırmanızı öneririz. Tanrı, kör bir iman istemez, ancak unutmamalıyız ki, insan aklı da bilgisi de sınırlıdır. Bütün sorularınıza yüzde yüz cevap bulmayı beklerseniz, bütün ömrünüzü vermeniz gerekebilir; öte yandan belki sorularınıza cevap bulup iman edeceğiniz o gün asla gelmeyecektir. Kutsal Kitap’a göre ‘iman’, kişinin görmediği ama varlığından emin olduğu şeylere inanmasıdır. İman etmeniz gereken temel konular ise şunlardır:

     

    a. Tanrı sizi seviyor ve sizin için harika bir planı var.

     

    b. Ancak insan Adem’in itaatsizliğinden beri günahlıdır ve Tanrı’dan kopmuştur. Tanrı ile aramızda yaratılışta var olan yakın ilişki günah nedeniyle bozulmuştur.

     

    c. Fakat bizi yaratan RAB Tanrı bizi asla terk etmez ve insanın kendisiyle barışmasını ister.

     

    d. Tanrı, dünyayı o kadar çok sevdi ki biricik Oğlu’nu verdi. İsa Mesih çarmıhta senin yerine ve senin günahlarının cezasını çekerek, seni günahtan kurtarmak ve sana sonsuz yaşam vermek için öldü.

    Dökülen kutsal kanıyla seni günahından arındırdı ve kendisine Rab ve Kurtarıcı olarak iman eden ve edecek olan herkese Tanrı’nın çocukları olma ayrıcalığını verdi.

     

    e. Onu bugün hayatına kendi isteğinle ve imanla Rab’bin ve Kurtarıcın olarak davet eder, günahlarını itiraf ederek ondan af dilersen, Rab İsa söz verdiği gibi hayatına girerek hayatına düzen verir, günahlarını bağışlar ve sana elçilerine verdiği Kutsal Ruh’u verir.

     

    f. Eğer yukarıdaki maddelerde anlattılanların doğru olduğuna bütün kalbinle inanıyorsan bir odaya gir, yalnız başına ya da bir Hıristiyan kardeşin yanında bunlara inandığını açıkça söyle ve İsa’yı hayatına davet et.

     

    İsa bir hırsız değildir. Hayatınıza sizden izin almadan girmez. Kapıyı çalar ama nazikçe yapar bunu, onun için de İncil’de

    İşte kapıda durmuş kapıyı çalıyorum. Kim sesimi işitir de kapıyı açarsa… dediğine göre kapıyı sadece çalıyor. Yumruklamıyor. Kapıyı senin açmanı bekliyor. Tanrı’nın bu çok önemli kararı insana bırakması, insana ne kadar değer verdiğini gösterir. Onu davet ettiğin anda Hıristiyan olursun, ama sakın unutma bu son değil sadece bir başlangıçtır ve bu yolu tek başına evinde Kutsal Kitap okuyarak yürüyemezsin. Düzenli olarak bir kiliseye katılman ve o kilisenin önderleriyle fikir alış verişi içerisinde bulunman ruhsal sağlığın için faydalıdır.Hıristiyan olmak bir futbol takımından bir başka takıma geçmek ya da falanca siyasi partiden usanıp öbürüne geçmek gibi bir taraf tutma meselesi değildir.

     

    Hıristiyan olmak İsa’yı örnek almak, O’nun buyruklarına uymak ve ona yakışan, İsa’nın yaşadığı günahsız hayatı amaçlayan bir yaşam sürmeyi arzu etmek, buna kesin karar vermektir. Ancak bu yeterli değildir, çünkü bu bir iman sorunudur. Kutsal Kitap’ın Rab’bin sözü olduğuna ve onda yazılanların doğru ve güvenilir olduğuna yürekten iman etmek gerekir. Eğer Kutsal Kitap, İsa için, “o çarmıhta bizim günahlarımız için öldü” diyorsa ve buna inanmanız güç gibi görünüyorsa bu konuları araştırmanızı öneririz. Tanrı, kör bir iman istemez, ancak unutmamalıyız ki, insan aklı da bilgisi de sınırlıdır. Bütün sorularınıza yüzde yüz cevap bulmayı beklerseniz, bütün ömrünüzü vermeniz gerekebilir; öte yandan belki sorularınıza cevap bulup iman edeceğiniz o gün asla gelmeyecektir. Kutsal Kitap’a göre ‘iman’, kişinin görmediği ama varlığından emin olduğu şeylere inanmasıdır. İman etmeniz gereken temel konular ise şunlardır:

     

    a. Tanrı sizi seviyor ve sizin için harika bir planı var.

     

    b. Ancak insan Adem’in itaatsizliğinden beri günahlıdır ve Tanrı’dan kopmuştur. Tanrı ile aramızda yaratılışta var olan yakın ilişki günah nedeniyle bozulmuştur.

     

    c. Fakat bizi yaratan RAB Tanrı bizi asla terk etmez ve insanın kendisiyle barışmasını ister.

     

    d. Tanrı, dünyayı o kadar çok sevdi ki biricik Oğlu’nu verdi. İsa Mesih çarmıhta senin yerine ve senin günahlarının cezasını çekerek, seni günahtan kurtarmak ve sana sonsuz yaşam vermek için öldü.

    Dökülen kutsal kanıyla seni günahından arındırdı ve kendisine Rab ve Kurtarıcı olarak iman eden ve edecek olan herkese Tanrı’nın çocukları olma ayrıcalığını verdi.

     

    e. Onu bugün hayatına kendi isteğinle ve imanla Rab’bin ve Kurtarıcın olarak davet eder, günahlarını itiraf ederek ondan af dilersen, Rab İsa söz verdiği gibi hayatına girerek hayatına düzen verir, günahlarını bağışlar ve sana elçilerine verdiği Kutsal Ruh’u verir.

     

    f. Eğer yukarıdaki maddelerde anlattılanların doğru olduğuna bütün kalbinle inanıyorsan bir odaya gir, yalnız başına ya da bir Hıristiyan kardeşin yanında bunlara inandığını açıkça söyle ve İsa’yı hayatına davet et.

     

    İsa bir hırsız değildir. Hayatınıza sizden izin almadan girmez. Kapıyı çalar ama nazikçe yapar bunu, onun için de İncil’de "İşte kapıda durmuş kapıyı çalıyorum. Kim sesimi işitir de kapıyı açarsa..." dediğine göre kapıyı sadece çalıyor. Yumruklamıyor. Kapıyı senin açmanı bekliyor. Tanrı’nın bu çok önemli kararı insana bırakması, insana ne kadar değer verdiğini gösterir. Onu davet ettiğin anda Hıristiyan olursun, ama sakın unutma bu son değil sadece bir başlangıçtır ve bu yolu tek başına evinde Kutsal Kitap okuyarak yürüyemezsin. Düzenli olarak bir kiliseye katılman ve o kilisenin önderleriyle fikir alış verişi içerisinde bulunman ruhsal sağlığın için faydalıdır.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/isa-mesih/hiristiyan-olmak-icin-ne-yapmaliyim/

  • İsa Çarmıh Üzerinde Ölmedi mi?

    İsa Mesih’in çarmıhta ölümü ve dirilişi binlerce yıldır Hristiyanların duyurduğu temel gerçekti. Peki ne oldu da 600 yıl sonra başka bir inanç ortaya çıkıp bunun yalan olduğunu söyledi?

     

    Kur’an’ın aşağıdaki ayetlerine dayanarak, Müslümanların hemen hepsi İsa’nın haç üstünde öldüğünü reddederler:

     

    “Biz, Allahın Resulü Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” diyorlar. Oysa ki, O’nu öldürmediler, O’nu asmadılar da; sadece o onlara benzer gösterildi. O’nun hakkında tartışmaya girenler, O’nunla ilgili olarak tam bir kuşku içindedirler. Onların, O’na ilişkin bir bilgileri yoktur, sadece sanıya uymaktalar. O’nu kesinlikle öldürmediler. Tam aksine, Allah O’nu kendisine yükseltti. Kur’an 4:157,158

     

    Bu ayetler sadece Yahudilerin İsa’yı çarmıha gerdikleri ve öldürdükleri – pek doğaldır ki, Mesih’lerini öldürmüş oldukları değil – iddiası ile yalnızca çelişmekle kalmıyor, aynı zamanda İsa’nın haçta can verdiği şeklindeki temel Hristiyan inancına da ters düşüyor. İsa’nın ölümüne ve yeniden dirilişine ilişkin Kur’an’da yer alan diğer atıflar ileriye dönüktür. İsa, haç üstünde ölmemiş, yukarı alınmıştır, ölüm ve diriliş uyarınca yeniden gelecektir.

     

    Haç üstünde olup biten neydi? Kimi Müslümanlar Yahudilerin bir başkasını, Tanrı’nın İsa görünümü verdiği birini çarmıha gerdiklerini söylemektedir. Bu kişinin Yahuda İskariyot, Sirene’li Simun ya da bir Romalı olması muhtemeldir. Diğer yorumcular İsa yerine bir başkasının çarmıhta can vermiş olmasını ahlaki yönden makul bulmadıklarından olsa gerek, kararsızdırlar ve konuya değinmekten kaçınırlar. Müslümanların çoğunluğu tarafından iman dışı kabul edilen Ahmediye hareketinin taraftarlarının inancı ise, İsa’nın bir baygınlık geçirip daha sonra ayıldığı yönündedir. Müslümanların şunu da ilave etmeleri mümkündür: Tanrı, kendi sadık peygamberi ve hizmetkarı İsa’nın haçın üzerindeki utanç dolu ölümüne asla izin vermezdi.

     

    İşte bu nedenledir ki, Müslümanlar İsa’nın haç üstünde ölümünü reddederler. İsa’nın Oğulluk niteliği veya Kutsal Üçlüğünün kavranmasında Müslümanların zorlanışını anlayışla karşılanabilir. Bu tür açıklamalar İncil’de kuvvetlice temellendirilmiş olmakla birlikte yine de imana ilişkin konulardır. Ama olayın tanrıbilimini de ilgilendiren önemi de bir yana, İsa’nın haçta ölümü, inançlı olsun olmasın, Müslümanlardan başka herkesçe kabul edilen bir tarih gerçeğidir.

     

    Yeni Ahit’in titizlikle her okunuşu, Mesih’in ölümü ve tekrar dirilişinin İncil’in mesajının çekirdeğini oluşturduğunu ortaya koyar. İncil’in kayıtlarının önemli bir bölümü bu olaylara ayrılmıştır. İsa, kendisi de bu olayları sürekli olarak önceden bildirir. Bu olayların, üstü örtülü şekilde de olsa, Eski Ahit’te yer aldığını O görebilmiştir. O’nun öğretisi de, işleri de bu olaylara işaret eder, gerçekte onlara bağlıdır.

     

    Mesih olarak acı çekmeli, ölmeli ve ölümden dirilmelidir. Bunu anlamada yetersiz kalmaları nedeniyle kendi elçilerini azarlar. Sonraları gerçeği görebilen Petrus, Elçilerin İşleri’nin ilk bölümlerinde belirtildiği üzere, bunları İsa’nın vaizliğinin kalbi olarak ilan eder. Pavlus da İsa ve Petrus’un ardından kendisi için birinci derecede önemli olanı şöyle dile getirir: “…Mesih, günahlarımıza karşılık öldü, gömüldü ve üçüncü gün ölümden dirildi(1.Korintliler 15:3,4). Aynı şekilde, ilk kilise babalarıyla Hristiyan birliğinin yazı ve kararları da keza aynı şekilde İsa’nın ölümü ve tekrar dirilişi üzerinde odaklanır. Kilisenin kuruluşundan itibaren İsa’nın elçileri, bu olayları anma amacıyla Rab’bin son akşam yemeğini kutladılar.

     

    İslam, İsa’nın kurtulduğunu ileri sürüyor. Ancak, Tanrı’nın egemenliği İsa’nın kaçışı ile korundu ise, diğer kısımlarında Kur’an nasıl olup da Yahudilere vaktiyle öldürdükleri peygamberlerin ve elçilerin hesabını soruyor? [Kur’an 4:155; 5:70] İsa’nın kaçışı bir gerçekse, o zaman kendisi hakkında bizzat öngördüğü kaderden mi kaçmış oluyor? Eğer ölmezse, ancak toprağa düşüp öldüğünde çok ürün veren buğday tanesine nasıl benzeyecek? (Yuhanna 12:24) Bizlere ölüme kadar sevmeyi öğütleyen Mesih, kendisi mi kaçacak ölümden? (Yuhanna 15:13) Meseleye Yeni Ahit’in yaklaşımı ile, İsa’daki ‘islam-teslimiyet’, diğer deyişle, yaşamda ve ölümde O’nun Göksel Baba’sına tam bağlılık ve teslimiyeti aslında İslama mükemmel bir örnektir. O, ıstırap ve ölüm kabından Göksel Baba’sının iradesi doğrultusunda içer. O, Tanrı Kuzusu olduğu için İyi Çobandır da…Ve günahlı insanlık için Tanrı’nın fidyesidir.

     

    Kur’an’a göre Tanrı her millete rehberlik mesajı ile peygamberler göndermişti. Rehberlik mesajı öncelikle önemli idi. Çünkü bu Tanrı Sözü idi, peygamber ise yalnızca bir aracı, bir kanaldan ibaretti. Öte yandan, Yeni Ahit’in açıklıkla gösterdiği üzere, İsa Mesih’in bizzat kendisi Tanrı Sözüdür. Tanrı’nın yaşayan mesajı olarak O, insanlığı yalnızca yönlendirmekle yetinmeyip onu kurtarır da. Yeni Ahit’in İsa’nın ölümü ve tekrar dirilişi üzerinde özel bir şekilde yoğunlaşmasının nedeni de budur. Yalnızca bu iki olay İsa’nın dünya üzerindeki yaşamına anlam verir.

     

    Kur’an’da Tanrı kendi merhametinden bahseder [6:12]. Kur’an’da yer alan bu harika ifadenin bir Hristiyan tarafından Yeni Ahit terminolojisine çevrilmesine izin verilseydi, o da bunun üzerine, Kurtarıcı Mesih’in kendisinde mevcut sonsuz merhametiyle, bu dünyada Tanrı’nın ve O’nun İlahi Sözünün bir görünümü olduğunu ileri sürmeyecek mi idi? Çünkü, “Tanrı, bize olan sevgisini şununla kanıtlıyor: Biz daha günahkarken, Mesih bizim için öldü” (Romalılar 5: 8).

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/isa-mesih/isa-hac-uzerinde-olmedi-mi/

  • İki İnanç Arasındaki Farklar

    İki inancın ortak olarak kullandığı oldukça fazla nokta olmasına karşın; ilahiyat açısından ele alındığında, inançların temellerini oluşturan birtakım ana konularda aslında hiç de birbirlerine yakın olmadıklarını görüyoruz.

     

    İki İnanç Arasındaki Farklar

     

    İki inancın ortak olarak kullandığı oldukça fazla nokta olmasına karşın; ilahiyat açısından ele alındığında, inançların temellerini oluşturan birtakım ana konularda aslında hiç de birbirlerine yakın olmadıklarını görüyoruz. Bizim inancımızın temelini Mesih İsa oluşturur. Doğal olarak bu, başka inançtaki kişilerin bakış açılarına ters düşmektedir. Bizim inancımızla, ülkemizin birçok vatandaşının izlediği inancın bazı kavramlarında ilk bakışta bir aynılık görülmektedir. Ama bu kavramlara yakından bakıldığında; anlam olarak birbirinden ayrıldıkları da dikkatlice incelenmelidir.  Şimdi bunu salt ayetler bakarak, yorum olmaksızın nasıl ayrıldıklarını görelim.

     

    1.Kurtuluş yolu: Kur’an-ı Kerim 7:8-9 “O gün, iyi ve kötüyü ayıran ölçü haktır. Atık kimin ölçülüp tartılacak şeyleri ağır basarsa kurtuluşa erenler onlar olacaktır.” İncil-i Şerif/Yuhanna 3.3-7 “Sana doğrusunu söyleyeyim: Bir kimse yeniden doğmadıkça Tanrı’nın egemenliğine giremez.” Kur’an-ı Kerim 21:47 “Kıyamet günü için adalet terazilerini kuracağız-adaleti terazilere koyacağız-…hardal tanesi kadar bir şey olsa onu ortaya getiririz.”İncil-i Şerif/Galatyalılar 2:16 “Kişinin Kutsal Yasa’nın gereklerini yapmakla değil, İsa Mesih’e olan imanla aklandığını biliyoruz.”Kur’an-ı Kerim 23:102-103 “Artık kimin tartıları ağır gelirse onlar kurtulmuş olacaklardır. Kimlerin(amellerinin) tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”İncil-i Şerif/ Efesliler 2.8-13 “İman yoluyla lütufla kurtuldunuz. Bu sizin başarınız değil, Tanrı’nın armağanıdır. Kimsenin övünmemesi için iyi işlerin ödülü değildir.”Bu ayetlerden de anlaşılacağı gibi; Kur’an-ı Kerim’e göre kurtuluş için Yüce Tanrı’yı hoşnut edecek amellerin işlenmesi gerekmektedir. Bunların işlemesi sonucu bir yargılamadan geçilecek ve sonuçta Tanrı uygun görürse kurtuluşa erişilebilecektir. İncil-i Şerif’e göre ise; Kurtuluş ancak İsa Mesih’i Tanrı Söz’ü olarak yürekten kabul etmekle söz konusudur. İyi amellerin sonucu değil…Çünkü bu, kişilerin yaptığı iyi işlerden ötürü övünmesini getirmektedir. Bu iki bakış açısında da gördüğümüz gibi oldukça büyük bir farklılık vardır. Bir inançta Mesih İsa Kurtuluşun şartı iken; diğer inançta ise iyi işlerin sürekli olarak yapılması kurtuluşun şartı haline gelmektedir.

     

    2.Kefaret: Kutsal Kitap inancına göre, başından beri günahlarımızın bedelinin ödenmesi söz konusudur. Bu önceleri kurban sunularıyla gerçekleştiriliyordu. Mesih İsa haçtaki ölümüyle, O’nu Kurtarıcı olarak kabul edenler için bir kefaret, bir bedel ödemektedir. Ancak günahlarımız böylelikle bağışlanacaktır. Tabi ki bu, günah işlemeye devam edeceğimiz anlamında alınmamalıdır. Çünkü bu, tam bir tövbe demektir ve mecaz anlamda “Yeniden Doğuş”tur. Sonsuz hayatın, cennet yaşamının daha dünyada başlaması demektir. Ve bu bizler için önemli bir kavramdır. Kur’an-ı Kerim 17:15 “Hiçbir günahkar, bir başka günahkarın yükünü taşımaz.”İncil-i Şerif/Romalılar 5:6-8 “Biz daha günahkarken, Mesih bizim için öldü.” Bu ayetlere bakıldığında; Mesih İnanlısının günahlarının bağışlanması için, Mesih İsa’nın kendi günahları için öldüğüne inanması şartı vardır. Bağışlama Eski antlaşma Levililer 17:11’de: “Çünkü etin canı kandadır; ve ben onu mezbaha üzerinde canlarınıza kefaret etmek için size verdim; çünkü candan ötürü kefaret eden kandır.” denildiği gibi, Adem ile Havva’nın itaatsizliği ile günah yükünü yüklenen insanın; bu yükünü kaldıracak olan Tanrı’nın Söz’ü MESİH İSA’dır. Çünkü Tanrı’nın belirttiği gibi birçoklarının günahlarına kefaret olsun diye, beden almış Tanrı Söz’ü çarmıh üzerinde kanını dökmüş ve bu kana iman edenlere de kefaret olmuştur. Bu kana iman edenleri yeniden doğmuş gibi tertemiz yaparak; önlerine Tanrısal  bir yaşam sürebilmeleri için yepyeni bir yol açmıştır. Kur’an-ı Kerim’e göre herkes kendinden ve kendi günahlarından sorumludur. Allah’a imanla, iyi işler yapar ve ibadetlerini yerine getirirlerse Allah’ın izniyle cennete gidebilirler. Ayrıca hiç kimse, bir başka kimsenin günah yükünü taşıyamaz. Bu ayetlere göre de yine iki inancın bakış noktaları kesin olarak ayrılmaktadır. Mesih İnancına göre; Mesih başkalarının günahları uğruna canını vermiştir. Kur’an-ı Kerim’e göre ise, hiç kimse bir başkasının günahlarını taşıyamamaktadır.

     

    3.Günah: Günah kavramı, iki inancın da hassasiyetle üzerinde durduğu bir kavramdır. Tanrısal bir yaşam sürmenin en önemli noktalarından biri günaha yaklaşmamak ve geçit vermemektir. Ama günah kavramına bakışı, tabandan tavana doğru incelediğimizde; büyük farkların olduğu gözümüze çarpmaktadır. En büyük fark, kişilerin doğduğu anda günahkar olup-olmadıkları konusundan başlar. İslam inancına göre her yeni doğan kişi günahsızdır. Tertemizdir. Daha sonra günahla tanışırlar. Oysa Mesih İnancında günah, isyandır. İnsanın doğasında günah, isyan vardır. Bu nedenle HERKES günah işlemiştir. GÜNAHSIZ KİŞİ YOKTUR.  “Bende hiç günah yoktur.” diyen kişide bile Adem ve Havva’dan gelen itaatsizlik, isyan tohumu bulunmaktadır. Bilindiği gibi Tanrı tarafından kendilerine birçok şey sunulduğu halde, Adem ve Havva itaatsizlik etmişlerdi. Bu nedenle de Tanrı’nın yargısına maruz kalmış ve itaatsizliklerinin bedelini hem ruhsal, hem de fiziksel anlamda ölümle ödemişlerdir. ÇÜNKÜ GÜNAHIN SONUCU ÖLÜMDÜR…Bu özellikle, ruhsal anlamda “TANRI’DAN KOPUŞ” anlamındadır. Fakat  fiziksel anlamda da ölümlülüğü beraberinde getirmiştir. İnsanın sonsuz yaşamı elinden alınmıştır. Ama Tanrı insanlarına olan sevgisinden ötürü, onları böyle bir yargıyla baş başa bırakmamış; alternatifini de birlikte sunmuştur. Bu da, MESİH İSA’NIN KANINA OLAN İMANLA SUNULAN SONSUZ YAŞAM’dır. Bu günahı, bu itaatsizliği ancak Mesih’in kanı ortadan kaldırabilir. Buna iman edenler, işte ancak o zaman sonsuz yaşam edinebilirler. Cep İlmihali, Diyanet Yayınları: “Normal yaradılışta insanın ruhu, pak ve temizdir.” Ana Britannica sayfa 158, cilt 10 “İslam’a göre bütün insanlar doğuştan günahsızdır. Ama peygamberler (İmamiye’ye göre imamlar) dışında bütün insanlar günah işleyebilir.”Kur’an-ı Kerim 33:5 “Yanılarak işlediğini şeyde üzerinize günah yoktur; fakat kalplerinizin kastetmiş oldukları müstesna…”İncil-i Şerif/ Romalılar 3:23 “Çünkü HERKES GÜNAH İŞLEDİ, TANRI’NIN YÜCELİĞİNDEN YOKSUN KALDI.”

     

    4.Günahın Affı: Kur’an-ı Kerim 2:271 “Sadakalarınızı açıklarsanız bu da güzeldir. Ama onları gizler ve yoksullara bu şekilde verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır; günahlarınızdan bir kısmını örter.” İncil-i Şerif/ Matta 26:28 “Çünkü bu BENİM KANIMDIR. GÜNAHLARIN BAĞIŞLANMASI İÇİN BİR ÇOKLARI UĞRUNA AKITILAN ANTLAŞMANIN KANIDIR.” Yukarıdaki ayetler karşılaştırıldığında temel ayrılık olarak göze çarpan; Kur’an-ı Kerim’e göre iyilik işleyerek günahların bağışlanmasının söz konusu olması.İncil-i Şerif’e göre ise; Mesih İsa’ya İMANLA GÜNAHLARIN AFLIK KAZANMASIDIR. Mesih inancı, adı üstünde olan bir inançtır. Mesih İsa “Kelamullah” olduğuna göre Tanrı Söz’ü olarak; TANRI BUYRUĞU’dur. TANRI ÖRNEĞİ’dir, TANRI KURTARIŞI’dır. Bu nedenle inancımız için “HER ŞEY” demektir. Burada yanlış anlaşılan, Hıristiyanların İsa adında bir peygambere tapındıkları tarzındaki yaklaşımdır. MESİH İSA TANRI’NIN BEDENDE AÇIKLADIĞI SÖZ’Ü, KURTARIŞI’dır. Bu anlamda “OL” kelimesinin yeryüzünde bir insan bedeninde daha önceden vaat edildiği üzere ilanından başka bir şey değildir. Kelimenin kaynağı kim ise; kelimenin kendisi de O’dur. Yalnız ve yalnız gözle görünmez Tanrı’nın yarattığı insanına olan sevgi ve şefkatinin sonucunda sunduğu Kendi Söz’üdür. Görünen, Kurtarış Tasarısıdır. İşte bu nedenle biz, eğer gerçek Sahibe iman edersek; ancak günahlarımızın sonsuza dek bağışlanacağına ve bu büyük bağışlama gücüyle artık günah işlemekten tamamen kaçınan kişiler olacağımıza inanmaktayız.

     

    5.Düşmanlara Bakış açısı: Kur’an-ı Kerim 2:178“Ey iman edenler, ölenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır.”İncil-i Şerif/İbraniler 10:30 “….öç benimdir, karşılığını ben vereceğim…”Kur’an-ı Kerim 8:39 “Fitne kalmayıncaya ve din tümüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”İncil-i Şerif/ Luka 6:26-38 “…….Düşmanlarınızı sevin…”Kur’an-ı Kerim 4:91, 104 “Bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barışa gitmezler ve ellerini sizden çekmezlerse onları yakalayın, tuttuğunuz yerde öldürün. İşte böylelerinin üzerine gitmeniz için size açık bir izin ve kuvvet vermiştir….Düşman topluluğu izlemekte gevşeklik göstermeyin.”İncil-i Şerif/ Matta 5:3839 “Sağ yanağınıza tokat atana öbür yanağınızı da çevirin.”İncil-i Şerif/ Romalılar 12:9-21 “…Düşmanın acıkmışsa onu doyur, susamışsa su ver…”Düşmanlık; dünya içinde varlığı inkar edilemez bir kavramdır. Dünyada düşmanlık oldukça çok. Burada düşmanlığa karşı iki inancın yaklaşımının ne kadar büyük bir farklılık gösterdiğinin farkına varıyoruz. İslam inancının görüşü kendini savunma, gerekirse savaşmadır. Yani birtakım saldırılara, haksızlıklara karşı etkin direniş taraftarıdır. Buna İslam ruhundan bakılırsa, oldukça akılcıdır. Mesih inancında ise; tamamen pasif bir direniş fikri söz konusudur. Haksızlıklar ve düşmanlıklar olduğunda, Mesih inanlısının tepkisiz kalması, yalnızca ve yalnızca Yaradan’a sığınması söz konusudur. Bu da İncil’in görüşüdür. Mesih inancı, tehdit durumunda dahi bir Hristiyanın silaha sarılmasına müsaade etmemektedir. Haçlı zihniyeti ve Haçlı seferleri ile Mesih İsa’nın buyruklarının tam tersini uygulamaya cüret eden birtakım kimlikte Hıristiyan olan kişiler; hem kendileri helak olmuş, hem de Tanrı’nın buyruklarının yanlış anlaşılmasına neden olmuşlardır. Bu, her inanç için geçerli bir durumdur. İnançlar ehil ellerde ve özlerine uygun yaşanılmazsa; çok yıkıcı olabilir.

     

    6.Din Kavramı: Kur’an-ı Kerim 3:19 “Allah katında din, İslam’dır.”ncil-i Şerif/ Yuhanna 10:10 “Ben insanlar yaşama, bol yaşama sahip olsunlar diye geldim.”Kur’an-ı Kerim 3:85 “Kim, İslam’dan gayrı bir din ararsa artık o ondan asla kabul edilmeyecektir.” İncil-i Şerif/ Yuhanna 14:6 “İsa: ‘Yol, Gerçek, Yaşam Ben’im.’ dedi.”Mesih inancına göre ayetlerde izlenilmesi istenilen bir yol, bir yaşamdır. Yani Mesih inancının bir yaşam tarzı olduğu vurgulanmaktadır. İncil-i Şerif’te Mesih inancının bir din olduğu görüşüne rastlanmamaktadır. Mesih’e benzeyenler, Mesih’i izleyenler, O’nun gibi, O’nla bütünleşerek, Tanrı Söz’ünde Tanrı’ya benzeyenler şeklinde bir yaklaşım vardır. İslam inancında ise: “Allah indinde din, İslam’dır.” Bir tarafta yol, gerçek ve yaşam Tanrı Söz’ü Mesih’in kendisiyken; diğer tarafta “Allah indinde din, İslam’dır.”Görüldüğü gibi ikisi arasında apayrı bir bakış, apayrı bir düşünce tarzı söz konusudur.

     

    7.Cennet Hakkında: Kur’an-ı Kerim 2:25 “Onlar için orada tertemiz eşler de vardır.”İncil-i Şerif/ Matta 22:23-33 “Dirilişten sonra insanlar ne evlenirler, ne de evlendirilirler, gökteki melekler gibidirler.” Yalnızca bu iki ayete bakmak bile, iki inancın cennet hakkında aynı düşüncede olmadıklarını göstermeye yeterlidir. Cennet sözcüğü üzerinde bir beraberlik vardır. İki inanç da ölümden sonra cennet ya da cehennem kavramlarının olduğundan bahseder. Ama bu kavramların açıklamalarına gelindiğinde; aynı şeylere inanılmadığı görülmektedir. İslam inancında cennete nail olan kişiler için tertemiz eşler olacaktır. Mesih inancında ise bu, söz konusu değildir. Onlar orada ne evlenirler, ne de evlendirilirler, gökteki melekler gibidirler.

     

    8.Cehennem Hakkında: Kur’an-ı Kerim 11:106-107 “Bahtsızlığa düşenler ateş içindedir…Rabbinin dilemesi hariç. Gökler ve yer durdukça onlar orada hep kalacaklardır.”İncil-i Şerif/ Esinleme 14:9-11 “Tanrı gazabının kasesinde saf olarak hazırlanmış Tanrı öfkesinin şarabından içecektir. Böylelerine kutsal meleklerin ve Kuzu’nun önünde ateş ve kükürtle işkence edilecek. Çektikleri işkencenin dumanı sonsuzlara dek tüter..gece gündüz rahatları yoktur.”Cehenneme ilişkin bu ayetlerde de yaklaşım farklıdır. Kuran’a göre mü’min olup cezalarını çekenler Tanrı’nın istemiyle yeniden cennete geçebilme şansına sahiptirler. İncil’e göre ise; cehennemde kalanlar artık sonsuza dek orada kalacaklardır.

     

    9.Şeytan Hakkında: Birçoğumuzun şu ya ad bu şekilde duyduğu gibi Şeytan, Tanrı huzurundan kovulduğu için sürekli olarak insana sorun çıkarıp durmuştur. İnsanı yoldan çıkarmak için elinden geleni kendine verilen süre içinde yapmaktadır. Bu konuda iki inancın bakış açıları hemen hemen yakındır yakın olmasına da; kovuluş nedenine bakıldığında, farklılık hemen ortaya çıkmaktadır. Şeytan, Kur’an-ı Kerim’e göre Adem’e secde etmediği için isyankar olarak Tanrı huzurundan kovulmuştur. İncil’i Şerif’e göre ise;  “Tanrı gibi olmak” istediği için, Tanrı katından kovulmuştur. Kur’an-ı Kerim 2:34 “Meleklere Adem’e secde edin demiştik de, İblis dışında tümü secde etmişti. İblis yan çizmiş, kibre sapmış ve nankörlerden olmuştu.”İncil-i Şerif/ İbraniler 2:5-9 “Ya Rab insanoğlu nedir ki onu anasın, ona ilgi gösteresin. Onu meleklerden biraz aşağı kıldın.”Özellikle İbraniler 2:5-9. ayetlerini okuduğumuzda; İncil’in Kur’an-ı Kerim’den hangi konuda ayrılarak Şeytan’ın Adem’e secde etmediği fikrinde olduğunu anlamamız mümkündür. Bu ayete göre zaten melekler yaratılan insandan biraz daha üstün olarak algılanmaktadır. Böyle olunca da Şeytan’ın Adem’e secde etmesi şeklinde bir düşünceyi İncil İlahiyatı kabul edememektedir. İncil İlahiyatına göre; Şeytan’ın “Tanrı gibi olma” arzusundan ötürü Tanrı katından kovulduğu fikri söz konusudur. Şeytan’ın kovulma nedeni için Kutsal Kitap İşaya 14:12-17 ve Hezekiyel 28:1119. bölümlerini okumanız gerekecektir.

     

    10.Kadercilik: Kur’an-ı Kerim’e göre; “hayır ve şer, Allah’tandır.” Zaten İslam Amentüsünde bu belirtilmektedir. “Hayır ve Şer Allah’tandır.”İncil inancına göre ise yalnızca iyilikler, hayır Allah’tandır. Şer; yani kötü olan, insanın kendi yanılgısı, kendi sapıklığı ve Şeytan’a uyması sonucunda başına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim 35:8, ayrıca bkz. 74:31, 13:27, 14:4 “Allah dilediğini saptırır, içinde bırakır, dilediğini de doğruya ve güzele kılavuzlar.”İncil-i Şerif/ 2.Petrus 3:9, ayrıca bkz. Romalılar 9:14, Esinleme 22:17 “Çünkü hiç kimsenin mahvolmasını istemiyor, herkesin tövbeye gelmesini bekliyor.”

     

    11.Kutsal Ruh: İki inanç arasında değişik olarak algılanan bir konu da Kutsal Ruh konusudur. İslam inancına göre Kutsal Ruh, Cebrail’dir. Oysa Mesih inancına göre; Tek Olan ve Kendisini “Baba,Oğul ve Kutsal Ruh’ta” açıklayan Tanrı’nın Kendini açıkladığı Üçüncü Kişi’liktir. Bugün bizlerde Tanrısal yaşamı gerçekleştiren, bizi teşvik eden Tanrısal işlevdir. Kutsal Ruh aynı zamanda Tanrı’nın Kendisidir. Yani Tanrı Ruh’tur. Mesih İsa’yı Kurtarıcı ve Rab olarak kabul eden her kişide Rab’bin Ruh’u bulunur. Yani Tanrı’nın Ruh’u o kişidedir. O kişide işler. Mesih İsa’da Tanrı ile olan ilişkide Tanrı’nın Ruh’u bizi doluluğuyla teşvik eder, destekler. Bu adeta görkemli, tek Tanrı’yı; üç boyutlu olarak görmek, hissetmek ve yaşamak gibi bir şeydir. Kur’an,ı Kerim 2:87 “Meryem Oğlu İsa’ya da açık seçik deliller verdik ve kendisini Ruh’ul Kudüs ile güçlendirdik.”Eyub 33:4 “Allah’ın Ruhu beni yarattı.”İncil-i Şerif/ 2.Korintliler 3:17 ayrıca bkz.Luka 1:35 “Rab Ruh’tur ve Rab’bin Ruhu neredeyse orada özgürlük vardır.”

     

    12.Üçlük: Kur’an ile İncil arasında en derin ayrılık; bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim üçlüğü, tek Tanrı inancıyla bağdaştırmamaktadır. İncil ise üçlüğü, bir’lik inancının bir ifadesi olarak görmektedir.Kur’an-ı Kerim 4:171 “Meryem Oğlu İsa Mesih, Allah’ın resulü ve kelimesidir. Onu, kendisinden bir ruhla beraber Meryem’e atmıştır….üçtür demeyin….”İncil-i Şerif/ Matta 28:18 “Gidin: Baba, Oğul ve Kutsal Ruh aracılığıyla vaftiz edin.”Açıklama: İnancımıza göre Yüce Tanrı’nın vahdaniyetinden (Birliğinden) hiçbirimizin kuşkusu yoktur. Yüce Tanrı Kendisinin üç ayrı şahsiyetini tanıtmaya, daha  Kutsal Kitap’ın ilk başında başlamıştır:I. “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri yarattı ve yer ıssız ve boştu ve enginin üzerinde karanlık vardı.”Ayetin bu birinci bölümünde Tanrı’nın o gözle görülmez özünü, yani mecaz anlamda “BABA” dediğimiz kişiliğini görüyoruz. II. “Allah’ın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu.” İkinci cümlesinde ise Tanrı’nın Kutsal Ruh dediğimiz kişiliğini görüyoruz.III. “Ve Allah DEDİ: Işık olsun, ışık oldu….” (Tekvin 1:1-3)Burada ise Tanrı’nın “SÖZ” dediğimiz ve Mesih İsa’da dünyaya gelen kişiliğini, Allah Kelamını görüyoruz. Kelamullah özelliğini öğreniyoruz. Yani bu ayetlere göre Tanrı daha Tevrat’ın ilk ayetlerinde, ilk vahyinde tek olan varlığının, Üç kişilikte nasıl işlediğini bize anlatmaktadır. Bizim ilahiyatımıza göre Kutsal Üçlük sonradan ortaya çıkarılmış bir düşünce, Tanrı’ya eş koşma değildir. Bu, Tek olan Tanrı’nın; Kendisini üç boyutta açıklamasından başka bir şey değildir. Bu, Tanrı’nın Kendisini “Görünmez Öz, Görünür Söz ve İşleyen Ruh” olarak açıklamasıdır. Kısacası; Tevhit’te teslistir. Şimdi Tek Tanrı’nın Üçlükte açıklanışına örnek olan diğer ayetlere bakalım:İncil-i Şerif/ 2.Korintliler 13:14 “Rab İsa Mesih’in inayeti ve Allah’ın muhabbeti ve Ruhulkudüsün müşareketi hepiniz ile beraber olsun.”Yuhanna 1.bölümde: “Kelam başlangıçta var idi. Kelam Allah nezdinde idi, Kelam Allah idi….Her şey onun ile oldu (OL sözü) ve olmuş olanlardan hiçbir şey onsuz olmadı. Hayat onda idi ve hayat insanların nuru idi….Ve Kelam beden olup inayet ve hakikat dolu olarak aramızda sakin oldu. Biz de onun izzetini, Baba’nın biricik Oğlu’nun izzeti olarak gördük.” şeklinde bir anlatım vardır. Bu ayette çok kesin olarak Baba ile Oğul arasındaki ilişkiyi görmekteyiz. Yani Yüce Tanrı ve Söz’ü, buradaki açıklamayla bu birliğin içindeki üç kişiliğin birbiriyle alakasının ne denli birbiri içine işlenmiş ayrılmaz bir motif olduğunu görmek mümkündür. Aynı bir insanda olduğu gibi: Biz bir bütünüz ama aynı zamanda sözümüz, hem canımız ve hem de ruhumuz var. Hem Yüce Allah kendi özünü bize böyle takdim etmek istediyse; buna kim engel olabilir?Biz Kutsal Kitap’ın  bize açıkladığı gibi Yüce olan ve Tek olan Allah’ı bu şekilde tanıyor ve algılıyoruz. Yine Tevrat’ın başında yer alan ayette Yüce Tanrı’ya verilen ismin çoğul olması ve Tanrı’nın çoğul ifadede hitabı da Kutsal Üçlük için oldukça önemli bir açıklamadır. Özellikle bu ifadelerin Kutsal Kitap’ın başında yer alması, üçlemenin sonradan ortaya çıkarıldığı tarzındaki fikrin doğru olmadığına dair güzel bir kanıt oluşturmaktadır. Tekvin 1:1 “Başlangıçta Allah (Elohim=Çoğul) gökleri ve yeri yarattı.”Tekvin 1:26-27 “…..suretimize ve benzeyişimize göre insan yapalım…..”Bütün bu çoğul ifadeler, Tek olan Tanrımızı başka tanrılara eşlemek, çok ilahlara tapmak değil; Tevhitte, yani birlikte teslisi (üç kişiliği) daha başında bize tanıtmak içindir.

     

    13.Tanrı’nın Oğlu Hakkında: Kur’an-ı Kerim Mesih İsa’dan sürekli olarak “Meryem Oğlu İsa” diye bahsetmektedir. Oysa İncil-i Şerif’e baktığımızda; Mesih İsa’dan “Tanrı Oğlu” olarak söz edildiği görülmektedir. Kur’an-ı Kerim bu konuyu genelde fiziksel oğulluk şeklinde değerlendirmekte ve haklı olarak Tanrı’ya eş koşulma durumunu ortadan kaldırmak için şiddetle karşı durmaktadır. Oysa Mesih İnanlıları “Tanrı Oğlu” sözcüğünü mecaz anlamda değerlendirmektedirler. Mesih İnancının temeli olan İsa Mesih, Tanrı’nın Söz’üdür. Babasız olarak bir bedende bütün insanların kurtuluşu için dünyaya gönderilmiştir. O’nun babası herkesin babası gibi insanoğlu değildir. Fiziksel anlamda O’nun babası yoktur. O’nun dünyaya gelişi büyük bir mucizedir. Bu nedenle O’nun bu mucizevi doğuşunu sağlayan Ruhsal anlamda bir babası vardır. O, Mesih İnancına göre Tanrı’nın çocuk edinmesi sonucu ortaya çıkmış bir kişi değildir. O’na Tanrı Oğulluğu mecaz anlamda bir unvan olarak, yine Tanrı’nın Kendisi tarafından verilmiştir. Yahudilerin hem kendisine, hem annesine sarf ettikleri kötü sözcüklerin hepsini alt edecek; hatta O’nun Tanrı Söz’ü olarak dünyadaki görkemli hizmetini nesillere aktarabilecek derecede yüksek bir unvan Tanrı tarafından verilmiştir. İşte bu nedenle inancımıza göre Mesih İsa, Tanrı Oğlu’dur. Tanrı Söz’üdür. Tanrı Kelimesidir. İki kitap arasındaki bu farklı algılayış, özellikle Arapça olarak bu konuda iki kitapta yer alan ayetlerin karşılaştırmasıyla iyiden iyiye belirginleşmektedir. Kur’an-ı Kerim’de bu oğulluk kavramı “Tanrı çocuğu” olarak ele alınmaktadır. Yani “Veled’ullah” gibi. Oysa İncil-i Şerif’te kavram “İbnullah” olarak bir unvan anlamda alınmaktadır. Zaten Luka 1:26-35’te bu unvanın verilişi anlatılmaktadır. Şimdi bu konudaki ayetlere bakalım:Kur’an-ı Kerim 2:116 “Allah çocuk edindi dediler. Haşa ! böyle bir şeyden arınmıştır O !”İncil-i Şerif/ Matta 16:16 “Simun Petrus: ‘Sen yaşayan Tanrı’nın Oğlu Mesih’sin’ cevabını verdi. İsa ona: ‘NE mutlu sana ! …bu sırrı sana açan insan değil, göklerdeki Babamdır.’ dedi.”İncil-i Şerif/ Luka 1:26-35 “Kutsal Ruh senin üzerine gelecek, en yüce Olan’ın gücü senin üstüne gölge salacak. Bunun için doğacak olana kutsal, Tanrı Oğlu denecek.”Yukarıda anlatmak istediğimiz gibi, eğer bir kişi inancımızı doğru olarak algılamak, en azından bizim neye inandığımızı tam olarak bilmek istiyorsa; Mesih İsa bizler için tam anlamıyla Ruhsal anlamda Tanrı Oğlu’dur. O fiziksel anlamda Yüce Tanrı’nın çocuk edinmesiyle ortaya çıkan bir kişi asla ve asla değildir. Fiziksel anlamda Tanrı Oğlu değildir ama Tanrı’nın Ruh’undan geldiği için biz O’na  “Tanrı’nın Oğlu” deriz. Aslında buna benzer birtakım mecazlar güncel hayatımızda da kullanılır. “Paşa çocuğu” gibi… İşte Mesih İnancının “Tanrı Oğlu” diye kastettiği de, bedenin özündeki Tanrı Söz’ünün Tanrı ile yakın olan Ruhsal bağını belirginleştirmekten başka bir şey değildir.

     

    14.Son Peygamber: Kur’an-ı Kerim 61:6 “Ey İsrailoğulları, ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir elçiyi müjdeleyici olarak gönderildim.”İncil-i Şerif/ 1.Yuhanna 2:18-28 “Çocuklar bu son saattir. Mesih-karşıtının geleceğini duydunuz ….İsa’nın Mesih olduğunu inkar eden yalancı değilse, yalancı kimdir? Baba’yı ve Oğul’u inkar eden, Mesih-karşıtıdır. Oğul’u inkar edende Baba da yoktur. Oğul’u açıkça kabul edende Baba da vardır.”İncil-i Şerif/ Galatyalılar 1:6-9 ayrıca bkz.Matta 24:11, 24 “Biz ya da gökten bir  melek bile size bildirdiğimiz müjdeye ters düşen bir müjde bildirirse, lanet olsun ona….”İncil’e iman eden bir kişi için bu noktada artık Mesih İsa’nın ikinci gelişini beklemekten başka bir yol kalmamaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim’e göre gönderilen bir başka Peygamber vardır. İşte bu noktada da iki inanç birbirlerinden tamamen ayrılmaktadır. Bir kişi İncil’e göre amel edecek, yaşamını ona göre düzenleyecekse; o zaman orada  yazılanlara tam bir imanla inanmak durumundadır. Orada yazılanlara göre Mesih İsa yalnız bir peygamber değil; Tanrı Söz’ü ve Tanrı tarafından gönderilmesi beklenilen Kurtarıcı Mesih’tir. Tanrı’dan bir Söz’dür. Beden alarak dünyaya gelmiştir. Beden olarak elbette % 100 insandır. Ama öz olarak Tanrı’nın Söz’ü olması nedeniyle de % 100 Tanrı’dır. Yine İncil’de O’nu bu şekilde kabul etmeyenlerin olacağı konusunda bir uyarı vardır ve böyle kişilerin ardı sıra gidilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır. Böyle bir durumda İncil’e % 100 bağlı bir kişinin, Mesih İsa’yı kurtarıcı ve Rab olarak kabul etmeyen herhangi bir inanca yönelmesi söz konusu olmamaktadır. Mesih İnancına göre Tanrı’nın gerçek Söz’ü , Kutsal Kitap’ta bulunan sözlerdir. Bu sözler de  Tevrat’ın ilk sayfasından Yeni Antlaşma’nın  (İncil-i Şerif) son sayfasına kadar olan sözlerdir. Çünkü bu iki kapak arasında onlara göre Tanrı’nın net çizgisi çizilmiş ve Mesih İsa ile bu çizgi mühürlenmiştir. Mesih’in ikinci gelişiyle çizginin mührü açılacak, yargı kürsüsü kurulacaktır. Bu nedenle Mesih İnanlısı, Tanrı çizgisi dışına çıkamaz. Bu sözlerin dışında hiçbir sözü kabul edemez.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/kutsal-kitap/iki-inanc-arasindaki-farklar/

  • Hem Kutsal Kitap Hem De Kur'an Doğru Olabilir mi?

    Ya Kutsal Kitap Ya Kuran! Yoksa ikiside doğru olabilir mi? Bütün yollar Roma’ya çıkar derler. Bütün “kutsal kitaplar” sonuçta aynı şeyi söyler, değil mi?

     

    Bütün yollar Roma’ya çıkar derler. Bütün “kutsal kitaplar” sonuçta aynı şeyi söyler, değil mi? Hepsi Allah tarafından indirilmedi mi? Hepsi Yaradan Tanrı’ya inanmayı ve insanların haklarını yememeyi öğretmiyor mu? Gerçekten de, Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) ile Kuran arasında önemli bir fark yoksa, Kitabı Mukaddes Allah Sözü müdür değil midir diye tartışmanın hiçbir anlamı yoktur. İkisi aracılığıyla bize aynı gerçekler esinleniyorsa o zaman onların arasından bir seçim yapmak da söz konusu olmaz. “Biz Allah’ın indirdiği bütün kitaplara inanıyoruz” deyip geçebiliriz. Fakat kitaplar arasındaki durum gerçekten böyle mi acaba?

     

    Kuran’la Kutsal Kitap aynı şeyi mi yazıyor? Aralarındaki farklılıklar sadece yüzeysel mi? Yalnız ibadet şekilleri mi değişik? Yoksa daha derin zıtlıklar var mı? Ya birbirinden çok büyük ve önemli farklılıkları varsa? Veya her iki kitabın esas kavramları ve temelleri diğerininkiyle tamamen çelişki içindeyse? O zaman gerçeği arayan kişiler olarak daha derin bir sorunumuz vardır değil mi? İşin sonunda bir karar vermek zorundayız. Çünkü birbirlerine zıt olan iki kavramın, ikisinin de doğru olamayacağı kesindir.

     

    Gerçekten de durum böyledir. Değişik kesimler tarafından Allah Sözü olarak kabul edilen bu iki “kutsal” kitap, birçok ortak noktaları olmakla birlikte, bize çok çok farklı kavramlar vermektedirler. Onları bağdaştırmak mümkün değildir. Yani bu iki mesaj özde farklıdır. Önümüzde iki ayrı yol, hatta iki ayrı Tanrı kavramı vardır. Buna ne diyelim?

    İkisi birden doğru olamaz!

     

    İncil’i okuyacak olursak onda Tevrat’tan çok alıntı göreceğiz. Çünkü İncil, Tevrat’ın devamı ve tamamlayıcısıdır. Daha önce verilmiş vahiy olan Tevrat’a başvurarak, daha sonra verilmiş olan İncil’in aynı kaynaktan olup olmadığını ölçebiliriz. Böyle bir karşılaştırma yaptığımız zaman İncil’in Tevrat ve Zebur’a tamamen uyduğunu görüyoruz. Tanrı’nın Sözü olarak bu kitaplar mükemmel ve ilahi bir vahiy bütünü oluşturuyor.

     

    Halbuki aynı şekilde Kuran’ı Tevrat ve İncil ile karşılaştırdığınız zaman onun aynı kaynaktan olmadığını görmemek çok zordur. Kuran kendisinden önceki kaynaklardan büyük farklılık gösterir. Buna göre ikisinin de doğru olması kuşkuludur doğrusu.

     

    Bunu bir örnekle açıklayalım. Eski Mısır’da kocaman yontma taşlardan yapılan bir piramidi düşünün. Baş mimar çizdiği planlarda her taşın şeklini ve konacağı yeri gösteriyor. Taş ocağında ustalar her bir taşı baş mimarın planına göre büyük dikkatle kesiyorlar. Sayısız işçiler de böylece hazırlanan taşları inşaat sahasına yavaş yavaş getirip yerine koyuyorlar. Her bir taş aynı plana göre kesildiği için daha önce yerleştirilen taşlara mükemmel bir şekilde uymaktadır. Öyle ki, piramitlerde olduğu gibi kocaman taş kütlelerinin aralıklarına ince bir kağıt bile giremiyor.

     

    Şimdi diyelim ki yapı tamamlandıktan sonra piramidin ucuna başka bir baş taşı getiriliyor. Ne olacak? Onu diğer taşlara uydurmak için harcanan bütün çabalar boşa gidecek. Çünkü o taş mimarın planında yer almıyordu ki! Yoksa mimarın planı yanlış mı diyeceğiz? Taş uymadığı halde yapının üstüne konursa bütün yapıyı bozmaz mı? Hele o taşın, piramidi tamamlayan en önemli taş olduğu iddia ediliyorsa…

     

    Tabii ki bu basit bir örnektir. Yine de buna benzer bir şekilde Tanrı’nın Sözü’nü, peş peşe gelen vahiylerden oluşan “bir piramit” olarak düşünebiliriz. Tanrı’nın kendisi mimarıdır. Uzun yüzyıllar boyunca O’nun mükemmel planına göre Kutsal Yazılar sırayla peygamberler aracılığıyla gelmiştir. Bu “vahiy piramidinin” bütün taşları (yazıları) mükemmel bir şekilde tek bir plana göre birbirlerini tam bir uyum içinde bütünlemektedir. Önceden gelen kutsal yazılara uymayan bir yazının aynı “Mimar”dan gelmediği ortadadır. İşte Kutsal Kitap’ın bütün “taşları” birbirlerine uymaktadır. Hatta İncil’in son kısmı olan “Esinleme” bölümü vahiy piramidinin doruğudur. Ama Kuran, bütün çabalara rağmen bu yapıya uymamaktadır. Yukarıda söz ettiğimiz Kuran’la Kutsal Kitap arasındaki esaslı farklılıklar bu uyumsuzluğu göstermektedir. Öyleyse bu taş mimarın planına uymadığına göre de yapıda yer alamaz.

    İki farklı “Vahiy” Kavramı

     

    Yukarıda verdiğimiz örnekte Kutsal Kitap ile Kuran arasında çok esaslı bir fark ortaya çıkmaktadır. Kutsal Kitap’taki vahiy kavramı Kuran’dakinden çok farklıdır. Kutsal Kitap’a göre Tanrı’nın Sözü olan kitaplar İbrahim’in soyu olan Yahudilere emanet edildi (Bkz. Romalılar 3:2). Bu vahiy (yani Tanrı tarafından bildirilen gerçek) kat kat gelişir. Şöyle ki ilk yazılarla temel konur. Ondan sonra gelen kitaplarla bu yapı kat kat yükseliyor, önceden açıklanan gerçekler daha derinlik kazanıyor. Yani sonradan gelen bölümler önceki bölümleri geçersiz kılmadığı gibi yerini de almıyor. Tersine yan yana durup bir bütün olarak Tanrı’nın planını açıklıyor. Hatta bunlardan bir tanesi bile eksik olsa planın bütünlüğünü kavramamız mümkün değildir.

     

    Halbuki Kuran’dan kaynaklanan vahiy kavramı çok farklıdır: Bütün milletlere ayrı ayrı peygamberler gönderilmiştir (Bkz. Fâtır/35:23-24). Bu nedenle gelen kitaplar aynı genel mesajı tekrarlıyor. Öyle ki, son kitabı bildikten sonra hepsini öğrenmiş oluruz. Bu mantığa dayanarak İslam alimleri, Kuran’ın önceki kitapların hükmünü ortadan kaldırıp onları geçersiz kıldığını ileri sürerler.

     

    Fakat böyle bir kuram, insanı başka çıkmazlara sokmaz mı? Örneğin:

     

    Yahudilere neden bu kadar çok sayıda peygamber ve kitap gönderilmiştir?

     

    Zebur ve İncil neden Tevrat’ın hükmünün ortadan kalkmadığını söylüyor?

     

    Neden Yahudilere gelen peygamberler dışında diğer kavimlere gelen semavi kitapların izi kalmadı? Yoksa çoktanrılı Hindu dininin kutsal kitapları olan “Veda” ile “Bhagavad Gita” da mı Allah’tan geldi?

     

    Sonradan gelip Allah’ın Sözü olduğu iddiasında bulunan kitaplara ne diyelim? Örneğin Bahaî veya Mormon kitapları…

     

    Araplara gelen son bir peygamber kavramı doğruysa sonradan ortaya çıkan kavimlere peygamber gelmeyince bunlar haksızlığa uğramıyor mu? Yoksa herkes Arapça mı öğrenecek (Bkz. Yûsuf/12:2)?

     

    Eğer Kuran’ın önceki kitapları korumak ve doğrulamak için verildiği söylenmeseydi bir sorun kalmazdı. Onu yeni bir din kitabı kabul eder veya kabul etmezdik. Ama Kuran’da şunları okuyoruz:

     

    “Doğrusu Biz yol gösterici ve nurlandırıcı olarak Tevrat’ı indirdik… (Maîde/5:44)

     

    “Tevrat’tan sonra Zebur… Dâvûd’a da Zebur’u verdik…”

     

    (Enbiyâ/21:105; Nisâ/4:163)

     

    “Meryem oğlu Îsâ’yı, ondan önce gelmiş bulunan Tevrat’ı doğrulayarak gönderdik. Ona, yol gösterici, aydınlatıcı olan ve önünde bulunan Tevrat’ı doğrulayan İncîl’i sakınanlara öğüt ve yol gösterici olarak verdik.” (Maîde/5:46)

     

    “Kur’ân’ı önce gelen Kitâb’ı tasdik ederek ve ona şâhid olarak gerçekle sana indirdik.” (Maîde; 5:4)

     

    Böylece Kuran, önce gelen Kitab’ın doğrulayıcısı olarak tanıtıldığı için, biz onu önceki kitaplarla karşılaştırarak hükmetmek zorundayız. Hatta Kuran’da bile bu konuyla ilgili olarak şöyle yazıldı: “İncil sahipleri, O’nda indirdikleri ile hükmetsinler. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fâsık olanlardır” (Mâide; 5:47).

    Bu Sorunun Önemi

     

    Bu bölümde karşılaştırmamızın sonucu olan bu ciddi farklılıkları düzenli bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız. Bunu yapmadan bu araştırmanın hayati önemini göremeyiz. Tevrat’ta iki kere tekrarlanan şöyle bir ayet vardır:

     

    “Yol var ki, adamın önünde doğru görünür;

     

    Fakat onun sonu ölüm yollarıdır.” (Süleyman’ın Meselleri 14:12; 16:25)

     

    Lütfen, Tanrı’nın önündeki sonsuz durumumuzu belirleyecek kadar ciddi konular hakkındaki bilgimiz kulaktan dolma olmasın. Bizlerin ahiretteki sonsuz utancı veya sonsuz mutluluğu söz konusudur. Asıl kaynakları biraz da olsa incelemeyelim mi? En azından onları bir kere bile okumadan peşin hüküm getirmeyelim!

    Ucuz bir çözüm

     

    Ne yazık ki Kitabı Mukaddes’i biraz bilip onun Kuran’la çeliştiğini gören bazı Müslümanlar bu kaçınılmaz zıtlığa ucuz bir çözüm getirerek; “Tevrat, Zebur ve İncil hak kitaplardır. Fakat hahamlarla papazlar bu kitapları tahrif ettiler. Bugünkü Kitabı Mukaddes Allah’ın Sözü değildir. Bunun için de, Kitabı Mukaddes’in Kuran’la birbirini tutmaması doğaldır. Asıl Tevrat, Zebur ve İncil hakkında bilmemiz gereken her şey Kuran’da bulunur” diyorlar.

     

    Ama önsözde belirttiğimiz ve bundan sonraki bölümlerde göstereceğimiz gibi Kitabı Mukaddes (Kutsal Kitap) Allah’ın Sözü’dür. Onun değiştirildiği iddiası uydurmadır. Çok yaygın olduğu halde sadece bir yalan ve iftiradır. Kutsal Kitap’ın değiştirildiğine dair hiçbir tarihsel kanıt yoktur. Üstelik Kuran’da bile Tevrat veya İncil’in değiştirilmiş olduğunu ileri süren hiçbir ayet de yoktur! Tersine “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek yoktur!” (En âm/6:34) ve “Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur!” (Yûnus/10:64) diye ayetler vardır.

     

    Gücü her şeye yeten ulu Tanrı, kendi kutsal Sözünün değiştirilmesine izin vermez. Tersine, onu korur ve yerine getirir. “Allah, sözünden asla caymayacaktır” (Hacc/22:47). Elimizdeki Tevrat’la İncil sağlam ve güvenilirdir. Onları incelemekle bunu açıkça görebiliriz.

     

    Kaynak: KutsalKitap.org - https://kutsalkitap.org/kutsal-kitap/hem-kutsal-kitap-hem-de-kuran-dogru-olabilir-mi/

  • Kutsal Kitap Üçlü Birlik Hakkında Ne Öğretir?

    Yanıt: Hıristiyanlığın Üçlü Birlik kavramının en zor yanı, bunu yeterli bir şekilde açıklamanın mümkün olmayışıdır. Üçlü Birlik, bir insanın açıklaması bir yana, anlaması tamamen imkânsız olan bir kavramdır. Tanrı bizden çok daha büyüktür, bu yüzden O’nu tamamen anlamayı beklememeliyiz. Kutsal Kitap, Baba’nın Tanrı, İsa’nın Tanrı ve Kutsal Ruh’un Tanrı olduğunu öğretir. Kutsal Kitap ayrıca bir tek Tanrı olduğunu da öğretir. Üçlü Birlik’in farklı kişilerinin birbirleriyle ilişkisi hakkında bazı gerçekleri anlayabilsek bile, nihai olarak bu konu insan aklı için anlaşılmazdır. Ancak bu, Üçlü Birlik’in doğru olmadığı ya da Kutsal Kitap’ın öğretilerini temel almadığı anlamına gelmez.

     

    Üçlü Birlik, tek Tanrı’nın üç Kişi’de var olmasıdır. Bunun hiçbir şekilde üç tane Tanrı olduğunu önermediğini anlamalıyız. Bu konuyu incelerken, “Üçlü Birlik” sözünün Kutsal Yazılar’da yer almadığını aklımızda tutalım. Bu terim, birde üç olan—üç tane beraber var olan, birlikte sonsuz olan Kişi’nin Tanrı’yı oluşturmasını tanımlamaya çalışmak için kullanılır. “Üçlü Birlik” sözüyle temsil eden kavramın Kutsal Kitap’ta yer alması çok önemlidir.

     

    Aşağıda Tanrı Sözü’nün Üçlü Birlik hakkında söyledikleri yer almaktadır:

     

    1) Bir tek Tanrı vardır (Yasa’nın Tekrarı 6:4; 1 Korintliler 8:4; Galatyalılar 3:20; 1 Timoteos 2:5).

     

    2) Üçlü Birlik üç Kişi’den oluşur (Yaratılış 1:1, 26; 3:22; 11:7; Yeşaya 6:8, 48:16, 61:1; Matta 3:16-17, 28:19; 2 Korintliler 13:14). Yaratılış 1:1’de, İbranice’de çoğul bir isim olan Elohim kullanılmıştır. Yaratılış 1:26, 3:22, 11:7 ve Yeşaya 6:8’de “biz” şeklinde çoğul bir zamir kullanır. Elohim sözcüğü ve “biz” zamiri, İbranice’de kesinlikle ikiden fazladan söz eden çoğul biçimlerdir. Bu durum Üçlü Birlik için belirgin bir sav oluşturmadığı halde, Tanrı’nın çoğulluk yönünü belirtir. İbranice’de Tanrı anlamına gelen Elohim sözcüğü kesinlikle Üçlü Birlik’e imkân veren bir sözcüktür.

     

    Yeşaya 48:16 ve 61:1’de Oğul, Baba ve Kutsal Ruh’tan söz ederek konuşmaktadır. Burada konuşanın Oğul olduğunu görmek için, Yeşaya 61:1’i Luka 4:14-19’la kıyaslayın. Matta 3:16-17 İsa’nın vaftiz olayını tanımlar. Bu ayetlerde Baba Tanrı, Oğul’dan hoşnut olduğunu ilan ederken Kutsal Ruh Tanrı’nın Oğul’un üzerine indiği görülmektedir. Matta 28:19 ve 2 Korintliler 13:14 Üçlü Birlik’teki üç ayrı kişisinin örnekleridir.

     

    3) Üçlü Birlik’in üyeleri çeşitli ayetlerde birbirlerinden ayrılmışlardır. Eski Antlaşma’da “RAB” ismi “Rab” isminden ayrılmıştır (Yaratılış 19:24; Hoşea 1:4). RAB’bin bir Oğlu vardır (Mezmur 2:7, 12; Süleyman’ın Özdeyişleri 30:2-4). Ruh, “RAB”den (Çölde Sayım 27:18) ve “Tanrı”dan (Mezmur 51:10-12) ayırt edilir. Oğul Tanrı, Baba Tanrı’dan ayırt edilir (Mezmur 45:6-7; İbraniler 1:8-9). Yeni Antlaşma olan İncil’de İsa, Baba’nın bir Yardımcı yani Kutsal Ruh’u göndereceğinden söz eder (Yuhanna 14:16-17). Bu da, İsa’nın Kendisini Baba ya da Kutsal Ruh olarak görmediğini gösterir. Ayrıca Müjdeler’de İsa’nın Baba’yla konuştuğu bütün diğer zamanları da düşünün. İsa Kendisine hitap ederek mi konuşuyordu? Hayır. Üçlü Birlik’in bir başka kişisine, Baba’ya hitap ederek konuşuyordu.

     

    4) Üçlü Birlik’in her üyesi Tanrı’dır. Baba Tanrı’dır (Yuhanna 6:27; Romalılar 1:7; 1 Petrus 1:2). Oğul Tanrı’dır (Yuhanna 1:1, 14; Romalılar 9:5; Koloseliler 2:9; İbraniler 1:8; 1 Yuhanna 5:20). Kutsal Ruh Tanrı’dır (Elçilerin İşleri 5:3-4; 1 Korintliler 3:16).

     

    5) Üçlü Birlik’in içinde sıralama vardır. Kutsal Yazılar, Kutsal Ruh’un Baba ve Oğul’un altında olduğunu ve Oğul’un da Baba’nın altında olduğunu gösterir. Bu içsel bir ilişkidir ve Üçlü Birlik’teki hiçbir kişinin tanrılığını inkâr etmez. Bu sadece, bizim sınırlı akıllarımızın, sonsuz Tanrı hakkında anlayamayacağı bir alandır. Oğul hakkında bakınız Luka 22:42, Yuhanna 5:36, Yuhanna 20:21 ve 1 Yuhanna 4:14. Kutsal Ruh hakkında bkz. Yuhanna 14:16, 14:26, 15:26, 16:7 ve özellikle Yuhanna 16:13-14.

     

    6) Üçlü Birlik’in bireylerinin farklı görevleri vardır. Baba evrenin (1 Korintliler 8:6; Vahiy 4:11); ilahi vahiy (Vahiy 1:1); kurtuluş (Yuhanna 3:16-17) ve İsa’nın insan işlerinin nihai kaynağı ya da nedenidir (Yuhanna 5:17, 14:10). Bütün bu şeyleri Baba başlatır.

     

    Oğul, Baba’nın Kendisi aracılığıyla aşağıdaki işleri yaptığı vekilidir: evrenin yaratılışı ve korunup devam ettirilmesi (1 Korintliler 8:6; Yuhanna 1:3; Koloseliler 1:16-17); ilahi vahiy (Yuhanna 1:1, 16:12-15; Matta 11:27; Vahiy 1:1) ve kurtuluş (2 Korintliler 5:19; Matta 1:21; Yuhanna 4:42). Baba bütün bu şeyleri Kendi vekili olarak işlev gören Oğul aracılığıyla yapar.

     

    Kutsal Ruh, Baba’nın aşağıdaki işleri yapma aracıdır: evrenin yaratılışı ve korunup devam ettirilmesi (Yaratılış 1:2; Eyüp 26:13; Mezmur 104:30); ilahi vahiy (Yuhanna 16:12-15; Efesliler 3:5; 2 Petrus 1:21), kurtuluş (Yuhanna 3:6; Titus 3:5; 1 Petrus 1:2) ve İsa’nın işleri (Yeşaya 61:1; Elçilerin İşleri 10:38). Böylece, Baba bütün bu şeyleri Kutsal Ruh’un gücüyle yapar.

     

    Üçlü Birlik’e örnek vermek için birçok girişimde bulunulmuştur. Ancak popüler örneklerin hiçbiri tamamen doğru değildir: Yumurta (ya da elma) örnekleri yeterli değildir çünkü yumurtanın kabuğu, beyazı ve sarısı, yumurtanın kısımlarıdır, bu kısımlar kendi başlarına yumurta değildirler, aynı şekilde elmanın kabuğu, meyvesi ve çekirdekleri de elmanın kısımlarıdır ama bu kısımlar kendi başlarına elma değildir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, Tanrı’nın kısımları değildir; her biri Tanrı’dır. Su örneği biraz daha iyidir ama yine de Üçlü Birlik’i yeterli bir şekilde tanımlamakta yetersizdir. Sıvı, buhar ve buz, suyun biçimleridir. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh, Baba’nın biçimleri değildir, her biri Tanrı’dır. Bu yüzden bu örnekler bize Üçlü Birlik hakkında bir fikir verse de, verdikleri bu fikir tamamen doğru değildir. Sonsuz bir Tanrı, sınırlı bir örnekle tamamen tanımlanamaz.

     

    Üçlü Birlik doktrini, Hıristiyan kilisesinin tarihinin bütünü boyunca bölücü bir konu olmuştur. Üçlü Birlik’in ana yönleri Tanrı Sözü’nde açıkça sunulduğu halde, yan konuların bazıları çok açık değildir. Baba Tanrı’dır, Oğul Tanrı’dır ve Kutsal Ruh Tanrı’dır—ama bir tek Tanrı vardır. Kutsal Kitap’ın Üçlü Birlik doktrini budur. Bunun ötesinde, konunun üzerinde bir dereceye kadar tartışılabilir ve bu da gerekli değildir. Üçlü Birlik’i sınırlı insansal akıllarımızla tamamen tanımlamaya çalışmak yerine, Tanrı’nın büyüklüğü ve O’nun sonsuz yüksek doğasına odaklanmanın bize daha çok yararı olur. “Tanrı'nın zenginliği ne büyük, bilgeliği ve bilgisi ne derindir! O'nun yargıları ne denli akıl ermez, yolları ne denli anlaşılmazdır! "Rab'bin düşüncesini kim bilebildi? Ya da kim O'nun öğütçüsü olabildi?” (Romalılar 11:33-34).

     

    Kaynak: GotQuestions.org - https://www.gotquestions.org/Turkce/Uclu-Birlik.html

KUTSAL KİTAP

İLETİŞİM

 

[email protected]

ADRES

İBADET

Pazar

 

Saat: 13:00

© Van uluslararası kİlİsesi

Kadıköy uluslararası topluluğu kİlİsesİ van temsİlcİsİdİr